Sabrın Sonu Selamet Değil, Cinnet Oldu
Şehirlerin sokaklarında, toplu taşıma araçlarında veya dijital dünyanın o uçsuz bucaksız dehlizlerinde bugün en çok rastladığımız duygu ne sevgi ne de saygı; maalesef saf bir tahammülsüzlük. Eskiden "sabrın sonu selamettir" diyerek büyütülen bir neslin çocuklarıyken, bugün en küçük bir kıvılcımda infilak etmeye hazır birer canlı bombaya dönüştük. Birinin size bakışından, karşı şeritten gelen aracın farına, alt komşunun terlik sesinden, sosyal medyadaki bir fikre kadar her şey bizde devasa bir öfke patlaması yaratıyor. Peki, ne ara bu kadar "tahammül fakiri" bir toplum olduk?
Bu toplumsal cinnet halinin arkasında sadece ekonomik kaygılar veya geçim derdi yatmıyor. Elbette hayat pahalılığı ve gelecek kaygısı sinir uçlarımızı yıpratıyor ancak mesele daha derin bir ahlaki ve psikolojik aşınmayı işaret ediyor. Dijital dünyanın sunduğu "her şeyi anında elde etme" hızı, bizi beklemeye, dinlemeye ve anlamaya karşı tamamen körleştirdi. Bir saniye bile beklemek istemiyoruz; ne trafikteki yeşil ışığı, ne sipariş verdiğimiz yemeği, ne de karşımızdakinin sözünü... Hızın esiri oldukça, sabrı bir erdem değil, bir zaman kaybı olarak kodladık. Sabretmek artık bir olgunluk göstergesi değil, bir "eziklik" veya "safdillik" gibi algılanır hale geldi.
Tahammülsüzlüğün en korkunç yanı ise empati yeteneğimizi tamamen ortadan kaldırmasıdır. Karşımızdakini bir insan olarak değil, sadece yolumuza çıkmış bir "engel" olarak gördüğümüz an şiddet kaçınılmaz oluyor. Trafikte birine yol vermek artık bir nezaket değil, bir "teslimiyet" gibi görülüyor. Sosyal medyada ise durum daha vahim; farklı bir fikre sahip olanı anlamaya çalışmak yerine, en ağır hakaretlerle "imha etmeye" çalışıyoruz. Ortak paydalarımızı kaybettikçe, farklılıklarımızı birer savaş gerekçesine dönüştürüyoruz. Bu tahammülsüzlük sarmalı, bizi sadece birbirimizden koparmıyor; aynı zamanda kendi iç huzurumuzu da yok ederek sürekli bir savunma ve saldırı modunda yaşamaya mahkûm ediyor.
Sonuç olarak, nezaketin "zayıflık", kabalığın ise "özgüven" sanıldığı bu garip çağda, tahammülümüzü geri kazanmak bir lüks değil, hayatta kalma meselesidir. Birbirimizin hatasına yer bırakmadığımız, kusurları örtmek yerine onları ifşa edip lince dönüştürdüğümüz bir iklimde hiçbirimiz güvende değiliz. Gelecek nesillere miras bırakacağımız şey sadece yollar ve binalar olmamalı; birbirimize katlanabilme ve bir arada yaşayabilme becerisini de bu mirasa eklemek zorundayız. Aksi takdirde, her gün biraz daha azalan sabrımızla birlikte, aslında insanlığımızı da kaybediyoruz.
