Din İstismarı Bağlamında Sâmirî Figürü ve Günümüzdeki Tezahürleri
Dini değerlerin, sembollerin ve metinlerin şahsi, zümrevi ya da siyasi menfaatler doğrultusunda araçsallaştırılması, insanlık tarihinin en köklü ve sosyo-kültürel açıdan en yıkıcı olgularından biridir. Literatürde “din istismarı” veya “kutsalın manipülasyonu” olarak kavramsallaştırılan bu durum, kitlelerin aşkın olana duyduğu fıtri teslimiyet ve güven duygusunu sömürerek meşruiyet devşirme amacına matuftur. Kur’an-ı Kerîm, bu patolojik toplumsal olguyu soyut teorik çerçeveler yerine, tarihsel prototipler üzerinden somutlaştırarak insanlığın idrakine sunar. İlahi bilgiye vâkıf olduğu halde nefsine zulmederek saf değiştiren Bel’âm b. Bâûrâ örneği, entelektüel ve ilmi bilginin sapması açısından ne derece ibretlik ise, Hz. Musa’nın gıyabında İsrailoğulları’nı tevhitten saptıran Sâmirî de dinî sanat, karizmatik söylem ve algı yönetimi yoluyla toplumsal saptırmanın en rafine teo-politik aktörüdür. Sâmirî, peygamberin yokluğunda, kitlelerin görselliğe ve somut nesnelere olan zaafını estetik bir manipülasyonla birleştirerek doldurmuştur.
Sâmirî’nin tarihsel eylemi, alelade bir put yapıcılığından ziyade, sosyolojik ve psikolojik kodları çok iyi hesaplanmış kolektif bir hipnoz seansıdır. Hz. Musa’nın Sina Dağı’na (Tûr) münacata gittiği otuz gecelik sürenin kırka tamamlanmasıyla (el-A’râf 7/142) oluşan dönem, Sâmirî için ideal bir sosyolojik zemin hazırlamıştır. Toplumun Mısır’daki somut tanrı tasavvurlarına (Apis kültü gibi) yönelik bastırılmış kültürel genetiğini harekete geçiren Sâmirî, Mısır’dan getirilen altın ziynet eşyalarını eriterek bir buzağı heykeli inşa etmiştir (Tâhâ 20/88). Ancak onun asıl saptırıcı dehası, bu nesneye rüzgâr akımlarıyla ses (buka’/böğürtü) çıkartan mimari/akustik bir hile eklemesidir. Bu somut ve gizemli estetik nesne üzerinden kitlelere, “İşte sizin de Musa’nın da tanrısı budur, fakat Musa Tanrısını unuttu” diyerek peygamberin şahsını ve tebliğini doğrudan bypass etmiştir. Sâmirî, peygamberi tamamen reddetmek yerine onu da kendi sahte anlatısının bir parçası haline getirmiş, toplumu, peygamberin bizzat getirdiği değerler sisteminden, yine o peygamberin ismini ve kavramsal dünyasını kullanarak koparmıştır.
Sâmirî figürünün din istismarı tarihindeki en tehlikeli yönü, eylemine kattığı metafizik ve epistemolojik imtiyaz iddiasıdır. Kur’an-ı Kerîm, onun Hz. Musa ile yüzleştiği andaki savunmasını aktarırken bu narsistik ve gizemci manipülasyonu deşifre eder: “Ben onların görmediği şeyi gördüm; bu yüzden elçinin ayak izinden bir avuç (toprak/eser) alıp onu (buzağının eriyen harcına) attım. Bunu bana nefsim güzel gösterdi” (Tâhâ 20/96). Buradaki “görülmeyeni görmek” iddiası, avam nezdinde mutlak bir epistemolojik üstünlük kurma gayretidir. Sâmirî, sıradan insanların duyu organlarıyla algılayamadığı ilahi, meleki veya doğaüstü boyutlara doğrudan erişimi olduğunu........
