menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dostluk ve Yolun Buluştuğu Rotalar (2)

10 5
03.02.2026

Dünya çok büyük olmakla birlikte bir o kadar da küçükmüş aslında ve insanlık mirası farklı olmakla birlikte bir o kadar da benzermiş… Anlaşmak için dil bilmekten ziyade biraz iyi niyet biraz güler yüz biraz da samimiyet yeterliymiş, gramer ile değil anlama isteği nispetinde anlaşabiliyormuş insan… Tüm bunların yanı sıra basit bir varlıkmış insan, üzülünce ağlayan, mutlu olunca gülen, kızınca bağıran… Ve bir o kadar da karmaşık bir varlıkmış aslında, nefret etmek için fırsat kollayan, farklılıkları ayrıştırmak için kullanan, kendisine verilen emaneti hoyratça kullanan…

2025 yılının Mart ayında çıktığımız bu yolculukta rotamız bambaşkaydı ancak bir peronda anonsları dinlerken, valizi sürükleyerek dar bir sokaktan geçerken, bir kafede soğuyan kahvenin başında otururken ve bir şehirden diğerine geçerken ilk paragrafın duyguları kendini hatırlatıyordu bana. Dünyanın birbirinden farklı kültürlerle ve dillerle örülmüş kocaman bir mekân olduğunu düşünürdüm bir zamanlar. Ancak yola çıktığımda mesafelerin kısaldığına, farklılıkların tanıdıklığa dönüştüğüne şahit oldum.

Bu yazıda, Avrupa’nın kalbine doğru uzanan, her durağında farklı bir hikâye barındıran unutulmaz bir rotayı paylaşacağım sizinle. Amsterdam’ın özgür ruhlu kanallarından başlayıp, Brüksel’in tarih kokan meydanlarına, Paris’in romantik ışıklarından Tübingen’in sokaklarına uzanan bir yolculuğun hikâyesi…

Amsterdam – Suyun Üzerinde Hafif Bir Melodi

Yolculuktaki ilk durağımız Amsterdam… Uçaktan indiğimizde yolculuğun yorgunluğunu daha üzerimizden atmamışken pasaport kontrolünde karşılaştığımız yaklaşım içimizi ısıttı. Camın ardındaki görevliler alıştığımız o mesafeli resmiyetin aksine içten bir gülümsemeyle karşılamışlardı bizi. Sanki bir ülkeye değil de uzun zamandır beklenen bir misafirin evine giriş yapıyorduk. Şehre adım attıkça bu ilk karşılaşmanın pek de tesadüf olmadığını anladım. Bu şehrin insanları, aceleci kalabalıklar arasında bile göz göze gelmekten kaçınmıyor öyle alışkanlıktan değil gözlerinin için gülerek size yardımcı olmaya çalışıyorlardı.

Konaklayacağımız otele vardığımızda odaya çıkarken Amsterdam mimarisinin o meşhur pragmatizmiyle tanışmış olduk. Merdivenler o kadar dik yapılmıştı ki iki kişinin yan yana geçmesi bir tarafa elimizdeki orta boy bir valizle basamakları çıkmak dahi ciddi bir performans gerektiriyordu. Daha sonra öğrendiğimize göre meğerse bu darlığın sebebi tamamen ekonomik nedenlerden kaynaklanmaktaymış. Şöyle ki geçmiş dönemlerde Amsterdam da ev vergileri binanın kapladığı cephe genişliğine göre alınıyormuş. Bu nedenle de insanlar daha az vergi ödemek için binaları ince ve uzun yapmayı tercih etmiş. Hal böyle olunca içeride merdivenlere ayrılacak pay da minumuma indirilmiş. Hatta bu nedenle her binanın tepesinde dar merdivenlerden geçemeyen mobilyaları yukarı çekmek için vinç kancaları bulunuyormuş.

Amstel ırmağının kıyısında bir balıkçı köyü olarak kurulan bu şehir 17. yüzyıldan kalma yapılarıyla Avrupa’daki en köklü şehir dokularından birini barındırıyor. Eski Amsterdam iç içe geçmiş ay şeklindeki kanallardan meydana geliyor. Bu kanallar günümüzde daha çok tekne gezintileri için kullanılıyor. Bizde bu fırsatı değerlendirmek istedik ve şehrin genel görünümüne yönelik bilgi edinmek amacıyla bir tekne turuna katıldık. Bu tur sayesinde, kanalların iki yakasında uzanan suyolları arasındaki sokaklarda yer alan, şehrin genel mimari görünümünü oluşturan tarihi binaları seyretme fırsatı bulduk. Aldığımız bilgilere göre bu yapıların bazıları ev bazıları ise kamu ya da özel işyeri olarak kullanılıyormuş. Dikkatimizi çeken diğer bir husus kanalların üzerinde yer alan tekne evler oldu. Bu evler 1960’lı yıllardaki konut sıkıntısının sonucu ortaya çıkmış ancak bugünlerde yalnızca zorunluluktan değil daha çok bir yaşam tarzı olarak tercih edilebilmekteymiş.

Amsterdam’a kadar gelip Dam Meydanı’na uğramamak olmazdı. Çünkü burası şehrin en ünlü meydanı olarak bilinmekte. Şehrin merkezinde bulunuyor olması, turistlerin ilk uğrak noktalarından biri olması, etrafında tarihi yapılar ve kalabalık akışının bulunması açısından bu meydanı Taksim meydanına benzetmek mümkün. Ancak bununla birlikte Dam Meydanının Taksim’e göre daha kompakt ve sakin bir yapıya sahip olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır. Ayrıca bisiklet dostu olan bu şehrin her yerinde bisiklet yolları ve bisiklet park alanları görmeniz mümkün.

Amsterdam sokaklarındaki dükkânlarda gezinirken, şehrin simgesi haline gelmiş objeler hemen gözünüze çarpar. Bir zamanlar ülkenin en değerli varlığı olan laleler, bugün hem canlı halleriyle hem de ahşap süslemeleriyle her dükkânı renklendirmekte. Yanlarında ise Hollanda’nın geleneksel kırsal yaşamını simgeleyen, farklı renk ve desenlerle süslenmiş meşhur tahta terlikler bulunuyor. Tüm bu kültürel dokuyu tamamlayan en estetik parça ise kuşkusuz Van Gogh’un eserleri; dünyaca ünlü tablolarının basılı olduğu çantalar, kupalar ve kartpostallar her yerde karşınıza çıkıyor. Bu üç sembol, Amsterdam’ın hem doğasını hem de sanat tarihini kısa bir turla keşfetmenize yardımcı oluyor.

Brüksel – Çikolata Kadar Tatlı, Biraz da Hüzünlü

İkinci durağımız Brüksel… Brüksel’de dikkatimizi çeken ilk husus Amsterdam’a göre çok........

© İnsaniyet