Bir Anlamı Olmalı (2)
Botsvana’da ayak izi iki oluk oluşturan bir fil, yürümekte olduğu yolda kararlı adımlarla devam ederken, oldukça derinden, düşük desibelde bir ses, file inandığı tüm doğruların yalan olduğunu söyledi. Üstelik fil hiç kimseye herhangi bir soru yöneltmemişti. Karanlığa alışkın biri, gözlerini açar mıydı, ışığa karşı? Göz kapakları bir tüy misali hafif olsa bile, çarşaf gibi yırtabilir miydi onları? Görmezden gelmek fil için kaotik bir durumdan kaçmanın en kolay yolu iken üstelik.
Dakikalar saatleri, saatler günleri kovaladı. Karınca konuşmaktan, fil dinlemekten bıkmadı. Kalben tasalarını merak etmediğin birine nasılsın demek münafıklıkta bir mertebe olduğundan, fil karıncaya hiç soru sormadı. Karınca gayret makamındaydı, fil bihaber. Nihayetinde son sözünü söyledi karınca. Fil sadece duydu, ilk kez birine inandı, korktu ve uyandı. Duydukları karşısında filin dev gibi bedeni, 292 inç ekranda piksel piksel parçalandı. Tozdan küçük, yoktan büyüktü artık. Hiç olmaya ramak kalmıştı.
Fil oluğu, pamuk ipliğiyle bağlandığı tek sahibini, fırtınada savrulan kara yosunu gibi arkasında iz bırakmadan terk etti. Ağaçların hışırtısı, çayırda yayılan rüzgâr, çiçek kokuları, kuşlar, yeni arkadaşlar filin kulaklarını tıka basa doldurdu. Yüreğinde hiç alışık olmadığı bir dünyanın verdiği gerginlik, korku vardı. Yılların şifalanmaz ruhu, demir zincirlerin görünmez halkalarını ayaklarından koparıp boynuna dolamış, koskoca bir belirsizlik içinde durmadan........
