Diyarbakır’la barışmak
Bazı kentler, geçmişin acılarıyla geleceğin umudunun kavşak noktasında kuruludur. Surlarına sinmiş zulmün kokusu daha demin gibi taze ve insana dair inançla yüzü yarına dönüktür Diyarbakır’ın.
Bir nehrin kıyısında mıdır yoksa bağrından mı akıtır nehri? Anlayamazsınız. Kendine özgüdür zulümle başa çıkması. Diyarbakır, faşizmi surların dibinde hizaya çekmiş ve ifşa etmiştir. Diyarbakır’a yolu düşen devletlü zevatın durumu, tahtaya kaldırılmış tembel çocuk halidir.
Yolu Diyarbakır’a düşen siyasetçilerin dilinde, üslubunda oluşan değişimlerin alameti farikası bu yukarıda zikredilen olgudur. Diyarbakır’ın, konuşanda kayda değer bir şeyler söyleme ihtiyacı oluşturduğu kesin.
Bir çeşit mezarlıktan geçerken ıslık çalma halidir belki de. Ama korku değil bu duygu, korkacak bir şey yoktur aslında.
Sanılanın aksine devlet orada çok daha görünürdür. Ve eğer güçten kastedilen silah, polis, asker, zırhlı araç vb. militarist araçlarsa, devlet hiçbir yerde olmadığı kadar güçlüdür orada.
Yani oraya giden devletlü zevatı konuşturan, Kürtlere seslenme ihtiyacını oluşturan şey, o zevatın kendini güçsüz hissetmesi değil. Aksine ellerindeki gücü, başka yerde kullanamayacakları kadar pervasız kullanabilme kudretine sahipler.
Diyarbakır’ın siyasetçide yarattığı dönüşüm, devletin oradaki zayıflığından değil, tam tersine aşırı görünürlüğünden ve yoğunlaşmış gücünden kaynaklanıyor.
Buradaki gerilim de tam olarak bu zaten. Bu, siyasal psikoloji açısından önemli bir noktaya işaret eder: Mutlak güvenlik üstünlüğü, her zaman meşruiyet üstünlüğü anlamına gelmez. Devletin Diyarbakır’da çok görünür olması, aynı zamanda meselenin hâlâ........
