Ortak Yaşam Alanının Olmadığı Bir Hayatın Bedeli
Büyüklerimizin evlerini hatırlayın. Avlusu vardı. Avlusu olmayanların bile bir sofası, bir oturma odası vardı — kapısı herkese açık, ailenin ve konuğun bir arada olduğu bir alan. Mahremiyet o evlerde de vardı; yatak odasının resmi bile çekilmezdi. Ama mahremiyet bilincinin yanında mutlaka bir kolektif — ortak yaşam alanı da vardı. Ve bunun için varlıklı olmaya gerek yoktu. En yoksul hanelerde bile ortak alan kurgusu vardı — çünkü bu hiçbir zaman bir ekonomik güç meselesi olmadı. Sosyolojik bir güç meselesiydi; hayatı paylaşmaya ne kadar açık olduğumuzla ilgili bir tutumdu.
Bugün bunu tersine çeviriyoruz. Kişisel alanlarımızı önce kurguluyoruz, ortak alan geriye kalan boşluğa sıkışıyor — bazen hiç kalmıyor.
Bir Lüks Değil, Bir Kurgu Meselesi
Burada bir itiraza hemen cevap vermek isterim: gelir eşitsizliğinin ve maliyetlerin arttığı bir dönemde, “eve geniş bir ortak alan bırakın” demek bir lüks talebi gibi görünebilir. Değil. Tam tersi. Evin kurgusu — salonun ortak alan, diğer odaların kişisel alan olarak tasarlanması — bir maliyet meselesi değil, bir öncelik meselesi. Kişisel alanımı ortak alanın dışında kurarım, ama ortak alanı ortadan kaldırmadan kendi hayatımı da o alanın içinde yaşayabilirim. Bu, ev büyüklüğüyle değil, evi nasıl konumlandırdığımızla ve gönlümüzü ne kadar büyütmek istediğimizle ilgili.
Asıl ekonomik bağlantı başka bir yerde: sokakta çok daha fazla para harcıyoruz. Kafede içilen bir kahve ya da çay, evde içilenin kat kat pahalısı. Yani ekonomik daralma aslında ortak alanı evin dışına değil, içine taşımamızı gerektiriyor. Bunu tersine çeviriyoruz — daralan bütçeyle bile sosyalleşmeyi dışarıda, pahalı mekânlarda arıyoruz; evin içindeki, bedeli neredeyse sıfır olan ortaklığı ise terk ediyoruz.
Sokakta olmak bir yerde oturmak tüketime zorunlu kılıyor. Bununla beraber bağ kurmayı da........
