menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Uşak Belediye Başkanının Hukuki Sürecinin Magazinleşmesi: TCK Yerine “TCK”

13 0
previous day

Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım hakkında yürütülen soruşturma kapsamında ortaya çıkan tablo, yalnızca bir kişiyle sınırlı bir yargı süreci olarak görülemez. Mesele, basit bir “yerel yönetim tartışması” ya da laik- seküler gibi belirli bir toplumsal kesimin kamu kaynaklarıyla imtihanı meselesine indirgenebilecek kadar dar değildir. Esasen Yalım vakası, Türkiye’de hukuk devleti ilkesinin nasıl işlediğine dair daha geniş ve yapısal soruları gündeme taşımaktadır. Bu da Yalım’ın kendisinden ve ilişkilerinden daha kıymetlidir.

Zira ortada henüz kesinleşmiş bir yargı kararı yokken, seçilmiş bir belediye başkanının tutuklamaya sevk edilmesi, demokratik temsil açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Demokrasilerde seçilmiş temsilcilerin özgürlüklerinden mahrum bırakılması, ancak güçlü, açık ve tartışmaya kapalı delillerin varlığı halinde meşruiyet kazanabilir. Oysa mevcut süreç ve dosyada bunun yeterince sağlandığı kanaatinde değilim. Bu tablo, tutuklama tedbirinin gerekliliği ve ölçülülüğü açısından ciddi bir tartışmayı zorunlu kılmaktadır. Nitekim Yalım’ın ifadesine yer veren haberlerde ortaya çıkan bilgiler, yalnızca bu dosyayı değil, doğrudan hepimizi ilgilendiren bir hukuk meselesine işaret etmektedir.

Tutuklama Tedbiri ve Gizli Tanık Sorunu

Bilindiği üzere ceza hukukunda tutuklama bir cezalandırma aracı olamaz; istisnai bir koruma tedbiridir. Buna rağmen Türkiye’de sıklıkla peşin cezalandırma gibi uygulandığı yönündeki eleştiriler giderek artmaktadır. Bu dosyanın yürütülme biçimi ve kamuoyuna yansıyan dosyadaki bilgilere bakıldığında hukukun temel prensipleri açısından kaygı verici olduğu kanaatindeyim.

Yalım dosyasının merkezinde “Siyah” kod adlı gizli bir tanık yer almaktadır. Bu tanığın iddialarına bakıldığında duydum, biliyorum, konuşuluyor gibi somut bir anlamı olmayan beyanlar olduğu anlaşılmakta. Örneğin gizli tanığın iddiasına göre Yalım bir ihale sürecinde kendi çocuğuna hisse istemiş. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre söz konusu ihalede adı geçen tarafın bir şikâyeti yok, çocuklarının bir hissesi yok ve Yalım’ın bunu kabul ettiği de yok. Velhasıl böylesi soyut iddialarla sıradan bir insanın dahi tutuklu yargılanması demokratik hukuk devleti açısından kabul edilemezken seçilmiş bir insan tutuklanmıştır. Diğer taraftan gizli tanık olayının kendisi demokratik hukuk devletinde kabulü mümkün değildir. Üstüne bu tanığın somut olmayan duyumlarla dosyanın şekillenmesi ve tutukluluğun gerçekleşmesi gizli tanık mekanizmasını daha sorunlu hale getirmektedir.

Tek başına soyut iddialara dayalı olarak bir kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılması, masumiyet karinesini zedelemiyor mu?

Yargı Sürecinden Magazinleşmeye: Özel Hayatın Servisi

Soruşturma dosyasının kamuoyuna yansıyan kısmı incelendiğinde, dikkat çeken bir diğer unsur ise hukuki delillerden ziyade özel hayat unsurlarının ön plana çıkarılmasıdır. Bu durumun kendisi bile hukukî iddialara güvenirliği zedelemektedir. Belediye başkanının özel ilişkilerine dair detayların, soruşturmanın esasını oluşturuyormuş gibi servis edilmesi, yargı sürecinin niteliğini tartışmalı hale getirmektedir. Oysa Yalım bu ilişkilerinden dolayı bir suçlamayla karşı karşıya değildir. Ama kamuoyuna servis edilen kısmı bu magazinsel süreç olmuş durumda. Oysa ceza yargılamasının konusu, bireylerin özel yaşam tercihleri değil; kanunda açıkça tanımlanmış suç fiilleridir.

Peki, bu durum insanlarda hukuki olarak iddiaların güçlü olmadığı algısını güçlendirmiyor mu?

Tam da bu noktada ortaya çıkan tabloyu şu şekilde kavramsallaştırmak mümkündür: Türkiye’de bazı soruşturmalarda artık Türk Ceza Kanunu (TCK) değil, adeta bir “Toplumsal Cezalandırma Kanunu” (TCK) işletilmektedir. Yani hukuki süreçler, somut deliller ve normatif ilkeler üzerinden değil; kamuoyu algısı, medya servisleri ve özel hayatın ifşası üzerinden yürütülmektedir. Bu durum, yargılamayı mahkeme salonlarından çıkarıp toplumsal linç alanına taşımaktadır. Bu bağlamda hukuki süreç Türk Ceza Kanunu’ndan ziyade “Toplumsal Cezalandırma Kanunu”yla yürütülmüş olmaktadır.

Bir insanın özel hayatı, doğrudan suçla bağlantılı olmadığı sürece, hukuki değerlendirme konusu olmamalıdır. Nitekim Yalım dosyasında böyle bir suç isnadı da bulunmuyor. Aksi takdirde yargı süreçleri, delil temelli bir inceleme olmaktan çıkarak itibarsızlaştırma aracına dönüşür. Bu dönüşüm, yalnızca ilgili kişinin masumiyet karinesini zedelemekle kalmamakta, esasen toplumda “hukukla değil algıyla cezalandırma” pratiğini normalleştirecektir.

Siyasal ve Hukuksal Bedel: Kime Zarar?

Bu tür süreçlerin yalnızca bireysel değil, siyasal sonuçları da vardır. Hukukun araçsallaştırıldığına dair oluşan algı, doğrudan iktidar partisi olan Ak Parti açısından da bir meşruiyet sorununa dönüşebilir. Çünkü hukuk devleti ilkesi zedelendiğinde, bunun faturası yalnızca yargıya değil, siyasi iktidara da kesilir.

Mesele yalnızca bir belediye başkanının yargılanması değildir. Asıl mesele, Türkiye’de hukukun nasıl işlediği, tutuklamanın hangi koşullarda uygulandığı ve adaletin gerçekten tarafsız olup olmadığıdır. Eğer bu sorulara ikna edici cevaplar verilemezse, zarar gören yalnızca bireyler değil, doğrudan doğruya demokratik hukuk devleti olacaktır.

Diğer taraftan, öyle ya da böyle Yalım’ın, üstelik kendi amirliğini yaptığı ve yaşça kendisinden oldukça küçük bir kamu personeliyle ilişki yaşadığı iddiası, etik açıdan kabul edilebilir değildir. Bu tür bir durum, siyasal sorumluluk bağlamında değerlendirilmelidir ve Cumhuriyet Halk Partisi bu konuda açık ve cesur bir tutum ortaya koymalıdır. Ancak bu etik tartışma, hukuki sürecin yerini alamaz.

Asıl dikkat edilmesi gereken husus şudur: Türk Ceza Kanunu çerçevesinde yürütülmesi gereken bir soruşturmanın, kamu gücü ve medya aracılığıyla magazinleştirilerek adeta bir “Toplumsal Cezalandırma Kanunu”na dönüştürülmesidir. Bu noktada mesele, hukukun ne söylediğinden çok, toplumun neye ikna edildiğiyle ilgili hale gelmektedir. Oysa hukuk devleti, insanların özel hayatları üzerinden değil, somut ve tartışmaya kapalı deliller üzerinden işler. Aksi halde, hukukî delillerin yetersiz olduğu, buna karşılık kamuoyunun magazinsel unsurlarla oyalandığı yönünde güçlü bir algı oluşur; bu da doğrudan hukukun meşruiyetine zarar verir.


© Hür Fikirler