(Klasik) Liberalizm Başarısız Olmadı, Şimdi Ona Her Zamankinden Daha Çok İhtiyacımız Var – Ryan McMaken
Burada Ralph Raico anısına düzenlenen konferans dersini vermemin istenmesinden büyük onur duydum. Bu benim için çok şey ifade ediyor; çünkü uzun yıllardır onun çalışmalarının, özellikle de liberalizmin tarihi üzerine yazdıklarının büyük bir hayranıyım. Üstelik Raico büyük ölçüde Avrupa tarihi üzerinde uzmanlaşmıştı ve bence onun çalışmaları özellikle Amerikalıların okuması gereken metinlerdir. Çünkü fikir tarihi söz konusu olduğunda Amerikalılar genellikle aşırı ölçüde on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl Amerika’sından öteye pek geçemezler; Amerikan tarihinin dışına çıktıklarında ise çoğu zaman kendilerini İngilizce konuşulan dünya ile ve yalnızca İngilizce yazmış teorisyenlerle sınırlarlar.
Raico bütün bunlara karşı iyi bir panzehirdir ve bugün göreceğimiz gibi Raico da, Rothbard gibi, kıta Avrupası klasik liberal teorisyenlerini çoğu zaman Britanyalı düşünürlerden üstün görüyordu.
Bütün bunları söylüyorum; çünkü liberalizmin en verimli damarlarını incelemek için, büyük ölçüde Fransızca ve İtalyanca yazmış olanlar başta olmak üzere, birçok Kıta Avrupası düşünürünün çalışmalarına girmemiz gerekecek. Daha özel olarak, burada “gerçekçi” okul ya da “sömürü” okulu olarak adlandıracağım belirli bir liberalizm ekolüne bakmamız gerekiyor. Liberalizmin bu damarları, devlet hakkında yaptıkları temel gözlemle dikkat çekiyordu: Yani devlet, yönetici elitin başkalarını sömürmek için kullandığı bir araçtır. Bu yaklaşımı, yazılı anayasaları ve demokrasiyi devlet iktidarını yeterince sınırlayacak araçlar olarak gören ve “naif” liberalizm okulu diyebileceğimiz liberalizm türüyle karşılaştıracağız.
Ama gerçekten herhangi bir şey yapabilmeden önce, terminoloji hakkında kısa bir not düşmemiz gerekiyor. Bu konuşma boyunca “liberalizm” ve “liberteryenizm” terimleri söz konusu olduğunda Raico’nun terminolojisini kullanacağım. Yani “liberal” terimini kullandığımda, tarihsel olarak liberalizm ya da daha yakın dönemde, 1930’lardan sonra dilin bulanıklaşması yüzünden artık gerekli hâle gelen ifadeyle klasik liberalizm olarak bilinen laissez-faire, özgürlük ve serbest piyasa ideolojisini kastedeceğim. Dahası, Raico bugün liberteryenizm dediğimiz şeyi, özellikle onun daha radikal türleri bakımından, tarihsel liberalizmle eşanlamlı görüyordu. Dolayısıyla ben “liberal” kelimesini kullandığımda hiçbir noktada, günümüz sağcı yorumcularının ısrarla liberal dediği sosyal demokratları veya sözde ilericileri kastetmiyorum.
Şimdi, bütün bu açıklamaları geride bıraktıktan sonra, tonu Ralph Raico’nun siyasal düşünce tarihi üzerine on saatlik ders dizisinin son bölümünden alınmış bir yorumla belirlemek istiyorum. Bu dizi The Struggle for Liberty adıyla bilinir. Dizi sona yaklaşırken Raico şöyle der:
“Ben sık sık Machiavelli’ye geri dönerim… Prens’te iktidar isteyen ve iktidarı ele geçiren insanlardan, iktidarın doğasının ne olduğundan ve siyasetin doğasının ne olduğundan söz eder. Yazdığını halk yığınları için değil, birkaç kişi için yazdığını söyler. Machiavelli’ye göre halk yığınları gerçeğe değil görüntüye yönelir. Gerçekte var olanı değil, kendi fantezilerini tercih ederler. Eğer siyasetin gerçekte ne olduğunu bilselerdi, hayatlarının geri kalanında bir daha rahat uyuyamazlardı. … Ortalama insan koyun olmak için doğmuştur ve başka bir İtalyan olan Pareto’nun dediği gibi, ‘koyunu oynayan kasabı bulur’ “¹.
Benim yaptığım türden bir işteyseniz ve bu tür dersler veriyorsanız, konuşmalarınızı çoğu zaman iyimser ve hafif bir notla bitirmeniz söylenir. Ama Raico böyle bir not aldıysa bile, onu küçük bir top hâline getirip buruşturmuş ve çöpe atmıştır.
Sonuçta Raico’nun burada söyledikleri pek de hoş şeyler değil. Oldukça karanlık görünüyor. Kuşkusuz, eğer sadece doğru kişilere oy verirsek ya da birkaç yasayı değiştirirsek, o zaman dünya rejimleri, özellikle de Amerikan rejimi, birdenbire kendisini birkaç temel işlevle sınırlamaya karar verecek ve laissez-faire yönünde bir dönüş yapacaktır, değil mi? Ama Raico’nun vermek istediği mesaj kesinlikle bu değildir. Gerçeklik, oy vermekle ya da yazılı anayasaları teşvik etmekle düzeltilebilecek herhangi bir şeyden çok daha kasvetlidir. Aksine, gerçeklik, siyasal iktidarın kullanımıyla ilgilidir; bu da çoğu zaman başkalarına karşı şiddet kullanmak anlamına gelir.
Bunu dikkate aldığımızda, Raico’nun konuşmasını Vilfredo Pareto’dan bir alıntıyla bitirmesi kesinlikle tesadüf değildir; çünkü Pareto günümüzde liberal demokrasi denilen şeyin geleceğine dair iyimser görüşleriyle tanınan biri değildi.
Aslında Raico’nun Pareto’ya geri dönmesi son derece uygundur — Raico, sınıf çatışması ve sömürü üzerine yazılarında ve birçok farklı makalesinde Pareto’ya çok sayıda atıfta bulunmuştur.
Pareto burada bizim için, Raico’nun ders dizisi boyunca ve diğer eserlerinde, özellikle de kariyerinin son yirmi beş yılı boyunca ifade etmeye çalıştığı daha geniş bağlamı araştırmak için bir çıkış noktası işlevi görebilir.
Öyleyse önce Pareto’ya biraz ayrıntılı biçimde bakalım ve Raico’nun Pareto kullanımının, Raico’nun bazı vurguları ve sonuçları hakkında bize ne söyleyebileceğini görelim.
Şimdi, iktisatçıların çoğu Pareto’yu ekonomi alanındaki çalışmaları aracılığıyla tanır. Fakat Raico onunla siyasal çalışmaları bakımından ilgileniyordu; çünkü Pareto, Bastiat çizgisinde ve özellikle de Rothbard’ın anarşizmin kurucusu sayılabilecek kişi olduğunu ileri sürdüğü Gustave de Molinari çizgisinde, radikal bir serbest piyasa liberalidir (yani bir liberteryendir).
Nitekim Rothbard, iktisadî düşünce tarihi üzerine eserinde Pareto’dan “Molinari’nin kötümser bir takipçisi” diye söz eder.² Kariyerinin ilk dönemlerinde Pareto, anayasalar konusunda oldukça standart, doktriner bir liberaldi. Ancak, kariyerinin ilerleyen safhalarında, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru bir dönüş yaptı. Rothbard’ın ifadesiyle Pareto, “umutlarının başarısızlığı ve yirminci yüzyılın ufukta beliren devletçi cehennemiyle yüz yüze gelmişti.” Rothbard burada 1902 yılındaki Pareto’dan söz etmektedir. Pareto 1923’te öldü ve 1902’den sonra kesinlikle daha iyimser hâle gelmiyordu. 1919 ve 1920’de Leninist birlikler, İtalya’da demokratik süreci, kuzeydoğu İtalya’daki mülk sahiplerine karşı bir terör kampanyasını korumak ve sürdürmek için kullanıyordu. Tahmin edebileceğiniz gibi bu durum, Pareto’nun demokrasiye yönelik kuşkularını hiç de azaltmadı. ki Pareto bu yüzden sık sık faşist olmakla iftiraya uğramıştır; oysa bu hiçbir zaman doğru değildi. Pareto ifade özgürlüğü, serbest ticaret ve devlet iktidarına muhalefet lehindeki sert çizgisini asla terk etmedi. Pareto, Mussolini’yi bir gangsterin başka bir gangstere karşı kullanılmasından öte bir şey olarak görecek kadar saf değildi. Pareto kesinlikle “devletin dışında hiçbir şey yoktur” şeklindeki faşist akîdeyi benimsememişti. Dahası, Pareto 1922’de Kara Gömleklilerin Roma Yürüyüşü’nden bir yıldan daha kısa bir süre sonra öldü; yani Mussolini daha iktidarını gerçekten pekiştiremeden Pareto sahneden çekilmiş oldu. Dolayısıyla onu Mussolini’nin ve faşistlerin destekçisi diye nitelemek oldukça samimiyetsizdir.
Nitekim, Raico’nun da belirttiği gibi, Pareto sonuna kadar kendisini, radikal anti-devletçi ve adem-i merkeziyetçi, tam laissez-faire savunucusu Gustave de Molinari’nin bir hayranı olarak tanımladı. Ayrıca Pareto’nun genel projesi, onu her bakımdan, Kıta Avrupası’nda Bastiat ve Charles Dunoyer’yi, İngiltere’de ise Richard Cobden ile John Bright’ı —yani Manchester Okulu’nu— takip eden liberal sömürü teorisyenleri kampına yerleştirir. Amerika’da da, özellikle Jacksoncılar arasında, William Leggett ve William Graham Sumner’da buna benzer bazı duyarlılıklar buluruz.
Pareto’nun bu bakımdan soy çizgisi, belki de 1896 tarihli Cours d’économie politique adlı eserindeki şu cümlede özetlenebilir: başkalarının ürettiği servete el koyma mücadelesi, “insanlık tarihinin tamamına hâkim olan büyük olgudur.”³ Pareto, Bastiat’yı izleyerek devleti “soygun”un ya da İngilizcede çoğu zaman “yasal yağma” diye çevrilen legal plunder’ın motoru olarak tasvir eder. Liberal sömürü okulunun özü şudur: Devlet, savaş, vergilendirme, para basımı ve en azından zengin ekonomik elitlerin bir kısmıyla kurduğu plütokratik ilişki aracılığıyla genel nüfusun sömürülmesini gerçekleştirir. Bu, her türlü rejim tarafından yapılabilir ve elbette demokratik rejimler tarafından da yapılır. Pareto’nun eserlerinde bunun çok açık biçimde ortaya konduğunu görürüz. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki bu durum bilerek yapılır. İyi niyetli kamu görevlilerinin istenmeyen bir yan sonucu değildir.
Siyaset bilimci Alberto Mingardi de Pareto’nun çalışmalarının yararlı bir özetini sunar. Mingardi, Pareto’nun 1916 tarihli Genel Sosyoloji Risalesi’nin temel fikrini özetlerken şöyle yazar:
“Siyasetin merkezi olgusu, siyaset nerede varsa orada yöneten birilerinin ve itaat eden başkalarının bulunduğu gerçeğidir; siyaset, aslında, birilerinin başkalarından yararlanmasına imkân verir. Bu gerçek hoş değildir: hatta ütopyacı türden liberal iktisatçılar bile buna gözlerini kapamayı tercih ederler. İnsanlar işlerin farklı olduğuna inanmak isterler ve hoş olmayan gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmalarına imkân veren ideolojilere sarılırlar. Pareto’nun bu realizmi, demokrasinin diğer bütün rejimlerden farklı ve daha iyi olduğu yönündeki ideolojik iddiaları dağıtmıştır…”
Demokrasinin, Churchill’in çocukça bir sloganını serbestçe uyarlayacak olursak, diğer bütün sistemler hariç en kötü sistem olduğu fikri, Pareto’ya ve liberal sömürü teorisyenlerinin çoğuna açıkça aykırıdır; çünkü onlar demokrasinin bir şekilde devleti evcilleştireceğine kesinlikle inanmıyorlardı. Bu, liberal düşüncenin başka bazı köşelerinden sık sık karşımıza çıkan o pembe siyaset görüşü değildir; yani rejimin, kaynakların görece adil bir dağılımını sağlamak için barışçıl uzlaşma yoluyla işleyen tarafsız bir hakem gibi davrandığı yönündeki çoğulcu siyasal temsil fikri değildir. Dahası, bu bakış açısında bize çoğu zaman hukuk normlarının ve yazılı anayasaların devleti dizginleyebileceği, hukukî engellerin ise iktidar suistimallerine karşı güvenilir siperler olarak inşa edilebileceği de söylenir.
Bu görüş, bugün genel olarak sömürü teorisiyle ilişkilendirdiğimiz daha az saf teorisyenler tarafından büyük ölçüde ya göz ardı edilir ya da küçümsenir. Bunun yerine, Pareto gibi devleti özünde sömürüye elverişli görenler, devleti plütokratik elitlerin diğer herkesi yağmalamak için kullandıkları bir sopa olarak değerlendirirler. Pareto’ya göre bu durum demokrasiyle, sözde temsili hükümetle, hatta yazılı anayasalarla hiçbir şekilde iyileşmez; çünkü nihayetinde başarılı olan her yönetici elit, bütün bu mekanizmaları, araçları ve kurumları kendi süreklileşen zenginleşmesi için kullanacaktır.
Fransız liberaller arasında demokrasiye yönelik sağlıklı bir kuşku en azından on dokuzuncu yüzyılın başlarında Benjamin Constant’a kadar gider. Constant, Rousseau’nun genel irade anlayışına karşı çıkarak “Halk hükümeti, sarsıntılı bir tiranlıktan başka bir şey değildir…” sonucuna varmıştı.⁴
Pareto’yu anlamanın anahtarlarından biri de onun elitler hakkındaki görüşüdür. Pareto’ya göre her siyasal sistem görece küçük bir elit tarafından yönetilir ve bu, rejim türü, anayasa ya da siyasal sistem ne olursa olsun her zaman böyledir. “Halkın iradesi” diye bir şey yoktur. Dahası, elitler güç inşa etmek ve gücü elde tutmak söz konusu olduğunda aynı şekilde davranırlar. Bütün rejim türlerinde elitler, propaganda, zor kullanımı ve siyasal topluluk içindeki çeşitli çıkarlarla ittifaklar yoluyla ayrıcalıklarını korumaya çalışırlar. Ayrıntılar değişebilir; fakat ister otoriter bir rejimin başında olsunlar ister demokratik bir rejimin başında, özde durum aynıdır. Ve son olarak, her devrim nihayetinde bir elit takımının yerini bir başkasıyla değiştirir. Hiçbir devrim “halkın yönetimi” ile sonuçlanmaz. Bazı durumlarda bir süre devam edebilen bir siyasal düzensizlik ara dönemi olabilir. Ama bu da her durumda yeni bir yönetici elitin yükselişiyle sona erer.
Yeni rejim daha sonra, elitlerin kendi konumlarını koruması için nüfusu sömürme işine yeniden başlar. Yine bu mekanizma anayasalar, seçimler ya da başka herhangi bir hukukî araç sayesinde engellenmez. Her durumda rejim, bu kurumları ve hukukî çerçeveleri yönetici elitin lehine olacak şekilde değiştirmeye çalışacaktır. Dolayısıyla Pareto’ya göre siyaset teorisyenleri, hükümetin politika yapıcılarını seçmenin en iyi yolunu tasarlamaya çalışırken büyük ölçüde zaman kaybederler.
Pareto, Cours d’économie politique adlı eserinde bunu şöyle ifade eder:
“Şu, üzerinde uzlaşılmış bir aksiyom gibi görünmektedir: Koruyucuları [yani yasamacıları ve politika yapıcıları] öyle bir biçimde seçmeye yarayacak bir formül mutlaka vardır ki, bu sayede onlar........
