(Klasik) Liberalizm Başarısız Olmadı, Şimdi Ona Her Zamankinden Daha Çok İhtiyacımız Var – Ryan McMaken
Burada Ralph Raico anısına düzenlenen konferans dersini vermemin istenmesinden büyük onur duydum. Bu benim için çok şey ifade ediyor; çünkü uzun yıllardır onun çalışmalarının, özellikle de liberalizmin tarihi üzerine yazdıklarının büyük bir hayranıyım. Üstelik Raico büyük ölçüde Avrupa tarihi üzerinde uzmanlaşmıştı ve bence onun çalışmaları özellikle Amerikalıların okuması gereken metinlerdir. Çünkü fikir tarihi söz konusu olduğunda Amerikalılar genellikle aşırı ölçüde on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl Amerika’sından öteye pek geçemezler; Amerikan tarihinin dışına çıktıklarında ise çoğu zaman kendilerini İngilizce konuşulan dünya ile ve yalnızca İngilizce yazmış teorisyenlerle sınırlarlar.
Raico bütün bunlara karşı iyi bir panzehirdir ve bugün göreceğimiz gibi Raico da, Rothbard gibi, kıta Avrupası klasik liberal teorisyenlerini çoğu zaman Britanyalı düşünürlerden üstün görüyordu.
Bütün bunları söylüyorum; çünkü liberalizmin en verimli damarlarını incelemek için, büyük ölçüde Fransızca ve İtalyanca yazmış olanlar başta olmak üzere, birçok Kıta Avrupası düşünürünün çalışmalarına girmemiz gerekecek. Daha özel olarak, burada “gerçekçi” okul ya da “sömürü” okulu olarak adlandıracağım belirli bir liberalizm ekolüne bakmamız gerekiyor. Liberalizmin bu damarları, devlet hakkında yaptıkları temel gözlemle dikkat çekiyordu: Yani devlet, yönetici elitin başkalarını sömürmek için kullandığı bir araçtır. Bu yaklaşımı, yazılı anayasaları ve demokrasiyi devlet iktidarını yeterince sınırlayacak araçlar olarak gören ve “naif” liberalizm okulu diyebileceğimiz liberalizm türüyle karşılaştıracağız.
Ama gerçekten herhangi bir şey yapabilmeden önce, terminoloji hakkında kısa bir not düşmemiz gerekiyor. Bu konuşma boyunca “liberalizm” ve “liberteryenizm” terimleri söz konusu olduğunda Raico’nun terminolojisini kullanacağım. Yani “liberal” terimini kullandığımda, tarihsel olarak liberalizm ya da daha yakın dönemde, 1930’lardan sonra dilin bulanıklaşması yüzünden artık gerekli hâle gelen ifadeyle klasik liberalizm olarak bilinen laissez-faire, özgürlük ve serbest piyasa ideolojisini kastedeceğim. Dahası, Raico bugün liberteryenizm dediğimiz şeyi, özellikle onun daha radikal türleri bakımından, tarihsel liberalizmle eşanlamlı görüyordu. Dolayısıyla ben “liberal” kelimesini kullandığımda hiçbir noktada, günümüz sağcı yorumcularının ısrarla liberal dediği sosyal demokratları veya sözde ilericileri kastetmiyorum.
Şimdi, bütün bu açıklamaları geride bıraktıktan sonra, tonu Ralph Raico’nun siyasal düşünce tarihi üzerine on saatlik ders dizisinin son bölümünden alınmış bir yorumla belirlemek istiyorum. Bu dizi The Struggle for Liberty adıyla bilinir. Dizi sona yaklaşırken Raico şöyle der:
“Ben sık sık Machiavelli’ye geri dönerim… Prens’te iktidar isteyen ve iktidarı ele geçiren insanlardan, iktidarın doğasının ne olduğundan ve siyasetin doğasının ne olduğundan söz eder. Yazdığını halk yığınları için değil, birkaç kişi için yazdığını söyler. Machiavelli’ye göre halk yığınları gerçeğe değil görüntüye yönelir. Gerçekte var olanı değil, kendi fantezilerini tercih ederler. Eğer siyasetin gerçekte ne olduğunu bilselerdi, hayatlarının geri kalanında bir daha rahat uyuyamazlardı. … Ortalama insan koyun olmak için doğmuştur ve başka bir İtalyan olan Pareto’nun dediği gibi, ‘koyunu oynayan kasabı bulur’ “¹.
Benim yaptığım türden bir işteyseniz ve bu tür dersler veriyorsanız, konuşmalarınızı çoğu zaman iyimser ve hafif bir notla bitirmeniz söylenir. Ama Raico böyle bir not aldıysa bile, onu küçük bir top hâline getirip buruşturmuş ve çöpe atmıştır.
Sonuçta Raico’nun burada söyledikleri pek de hoş şeyler değil. Oldukça karanlık görünüyor. Kuşkusuz, eğer sadece doğru kişilere oy verirsek ya da birkaç yasayı değiştirirsek, o zaman dünya rejimleri, özellikle de Amerikan rejimi, birdenbire kendisini birkaç temel işlevle sınırlamaya karar verecek ve laissez-faire yönünde bir dönüş yapacaktır, değil mi? Ama Raico’nun vermek istediği mesaj kesinlikle bu değildir. Gerçeklik, oy vermekle ya da yazılı anayasaları teşvik etmekle düzeltilebilecek herhangi bir şeyden çok daha kasvetlidir. Aksine, gerçeklik, siyasal iktidarın kullanımıyla ilgilidir; bu da çoğu zaman başkalarına karşı şiddet kullanmak anlamına gelir.
Bunu dikkate aldığımızda, Raico’nun konuşmasını Vilfredo Pareto’dan bir alıntıyla bitirmesi kesinlikle tesadüf değildir; çünkü Pareto günümüzde liberal demokrasi denilen şeyin geleceğine dair iyimser görüşleriyle tanınan biri değildi.
Aslında Raico’nun Pareto’ya geri dönmesi son derece uygundur — Raico, sınıf çatışması ve sömürü üzerine yazılarında ve birçok farklı makalesinde Pareto’ya çok sayıda atıfta bulunmuştur.
Pareto burada bizim için, Raico’nun ders dizisi boyunca ve diğer eserlerinde, özellikle de kariyerinin son yirmi beş yılı boyunca ifade etmeye çalıştığı daha geniş bağlamı araştırmak için bir çıkış noktası işlevi görebilir.
Öyleyse önce Pareto’ya biraz ayrıntılı biçimde bakalım ve Raico’nun Pareto kullanımının, Raico’nun bazı vurguları ve sonuçları hakkında bize ne söyleyebileceğini görelim.
Şimdi, iktisatçıların çoğu Pareto’yu ekonomi alanındaki çalışmaları aracılığıyla tanır. Fakat Raico onunla siyasal çalışmaları bakımından ilgileniyordu; çünkü Pareto, Bastiat çizgisinde ve özellikle de Rothbard’ın anarşizmin kurucusu sayılabilecek kişi olduğunu ileri sürdüğü Gustave de Molinari çizgisinde, radikal bir serbest piyasa liberalidir (yani bir liberteryendir).
Nitekim Rothbard, iktisadî düşünce tarihi üzerine eserinde Pareto’dan “Molinari’nin kötümser bir takipçisi” diye söz eder.² Kariyerinin ilk dönemlerinde Pareto, anayasalar konusunda oldukça standart, doktriner bir liberaldi. Ancak, kariyerinin ilerleyen safhalarında, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru bir dönüş yaptı. Rothbard’ın ifadesiyle Pareto, “umutlarının başarısızlığı ve yirminci yüzyılın ufukta beliren devletçi cehennemiyle yüz yüze gelmişti.” Rothbard burada 1902 yılındaki Pareto’dan söz etmektedir. Pareto 1923’te öldü ve 1902’den sonra kesinlikle daha iyimser hâle gelmiyordu. 1919 ve 1920’de Leninist birlikler, İtalya’da demokratik süreci, kuzeydoğu İtalya’daki mülk sahiplerine karşı bir terör kampanyasını korumak ve sürdürmek için kullanıyordu. Tahmin edebileceğiniz gibi bu durum, Pareto’nun demokrasiye yönelik kuşkularını hiç de azaltmadı. ki Pareto bu yüzden sık sık faşist olmakla iftiraya uğramıştır; oysa bu hiçbir zaman doğru değildi. Pareto ifade özgürlüğü, serbest ticaret ve devlet iktidarına muhalefet lehindeki sert çizgisini asla terk etmedi. Pareto, Mussolini’yi bir gangsterin başka bir gangstere karşı kullanılmasından öte bir şey olarak görecek kadar saf değildi. Pareto kesinlikle “devletin dışında hiçbir şey yoktur” şeklindeki faşist akîdeyi benimsememişti. Dahası, Pareto 1922’de Kara Gömleklilerin Roma Yürüyüşü’nden bir yıldan daha kısa bir süre sonra öldü; yani Mussolini daha iktidarını gerçekten pekiştiremeden Pareto sahneden çekilmiş oldu. Dolayısıyla onu Mussolini’nin ve faşistlerin destekçisi diye nitelemek oldukça samimiyetsizdir.
Nitekim, Raico’nun da belirttiği gibi, Pareto sonuna kadar kendisini, radikal anti-devletçi ve adem-i merkeziyetçi, tam laissez-faire savunucusu Gustave de Molinari’nin bir hayranı olarak tanımladı. Ayrıca Pareto’nun genel projesi, onu her bakımdan, Kıta Avrupası’nda Bastiat ve Charles Dunoyer’yi, İngiltere’de ise Richard Cobden ile John Bright’ı —yani Manchester Okulu’nu— takip eden liberal sömürü teorisyenleri kampına yerleştirir. Amerika’da da, özellikle Jacksoncılar arasında, William Leggett ve William Graham Sumner’da buna benzer bazı duyarlılıklar buluruz.
Pareto’nun bu bakımdan soy çizgisi, belki de 1896 tarihli Cours d’économie politique adlı eserindeki şu cümlede özetlenebilir: başkalarının ürettiği servete el koyma mücadelesi, “insanlık tarihinin tamamına hâkim olan büyük olgudur.”³ Pareto, Bastiat’yı izleyerek devleti “soygun”un ya da İngilizcede çoğu zaman “yasal yağma” diye çevrilen legal plunder’ın motoru olarak tasvir eder. Liberal sömürü okulunun özü şudur: Devlet, savaş, vergilendirme, para basımı ve en azından zengin ekonomik elitlerin bir kısmıyla kurduğu plütokratik ilişki aracılığıyla genel nüfusun sömürülmesini gerçekleştirir. Bu, her türlü rejim tarafından yapılabilir ve elbette demokratik rejimler tarafından da yapılır. Pareto’nun eserlerinde bunun çok açık biçimde ortaya konduğunu görürüz. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki bu durum bilerek yapılır. İyi niyetli kamu görevlilerinin istenmeyen bir yan sonucu değildir.
Siyaset bilimci Alberto Mingardi de Pareto’nun çalışmalarının yararlı bir özetini sunar. Mingardi, Pareto’nun 1916 tarihli Genel Sosyoloji Risalesi’nin temel fikrini özetlerken şöyle yazar:
“Siyasetin merkezi olgusu, siyaset nerede varsa orada yöneten birilerinin ve itaat eden başkalarının bulunduğu gerçeğidir; siyaset, aslında, birilerinin başkalarından yararlanmasına imkân verir. Bu gerçek hoş değildir: hatta ütopyacı türden liberal iktisatçılar bile buna gözlerini kapamayı tercih ederler. İnsanlar işlerin farklı olduğuna inanmak isterler ve hoş olmayan gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmalarına imkân veren ideolojilere sarılırlar. Pareto’nun bu realizmi, demokrasinin diğer bütün rejimlerden farklı ve daha iyi olduğu yönündeki ideolojik iddiaları dağıtmıştır…”
Demokrasinin, Churchill’in çocukça bir sloganını serbestçe uyarlayacak olursak, diğer bütün sistemler hariç en kötü sistem olduğu fikri, Pareto’ya ve liberal sömürü teorisyenlerinin çoğuna açıkça aykırıdır; çünkü onlar demokrasinin bir şekilde devleti evcilleştireceğine kesinlikle inanmıyorlardı. Bu, liberal düşüncenin başka bazı köşelerinden sık sık karşımıza çıkan o pembe siyaset görüşü değildir; yani rejimin, kaynakların görece adil bir dağılımını sağlamak için barışçıl uzlaşma yoluyla işleyen tarafsız bir hakem gibi davrandığı yönündeki çoğulcu siyasal temsil fikri değildir. Dahası, bu bakış açısında bize çoğu zaman hukuk normlarının ve yazılı anayasaların devleti dizginleyebileceği, hukukî engellerin ise iktidar suistimallerine karşı güvenilir siperler olarak inşa edilebileceği de söylenir.
Bu görüş, bugün genel olarak sömürü teorisiyle ilişkilendirdiğimiz daha az saf teorisyenler tarafından büyük ölçüde ya göz ardı edilir ya da küçümsenir. Bunun yerine, Pareto gibi devleti özünde sömürüye elverişli görenler, devleti plütokratik elitlerin diğer herkesi yağmalamak için kullandıkları bir sopa olarak değerlendirirler. Pareto’ya göre bu durum demokrasiyle, sözde temsili hükümetle, hatta yazılı anayasalarla hiçbir şekilde iyileşmez; çünkü nihayetinde başarılı olan her yönetici elit, bütün bu mekanizmaları, araçları ve kurumları kendi süreklileşen zenginleşmesi için kullanacaktır.
Fransız liberaller arasında demokrasiye yönelik sağlıklı bir kuşku en azından on dokuzuncu yüzyılın başlarında Benjamin Constant’a kadar gider. Constant, Rousseau’nun genel irade anlayışına karşı çıkarak “Halk hükümeti, sarsıntılı bir tiranlıktan başka bir şey değildir…” sonucuna varmıştı.⁴
Pareto’yu anlamanın anahtarlarından biri de onun elitler hakkındaki görüşüdür. Pareto’ya göre her siyasal sistem görece küçük bir elit tarafından yönetilir ve bu, rejim türü, anayasa ya da siyasal sistem ne olursa olsun her zaman böyledir. “Halkın iradesi” diye bir şey yoktur. Dahası, elitler güç inşa etmek ve gücü elde tutmak söz konusu olduğunda aynı şekilde davranırlar. Bütün rejim türlerinde elitler, propaganda, zor kullanımı ve siyasal topluluk içindeki çeşitli çıkarlarla ittifaklar yoluyla ayrıcalıklarını korumaya çalışırlar. Ayrıntılar değişebilir; fakat ister otoriter bir rejimin başında olsunlar ister demokratik bir rejimin başında, özde durum aynıdır. Ve son olarak, her devrim nihayetinde bir elit takımının yerini bir başkasıyla değiştirir. Hiçbir devrim “halkın yönetimi” ile sonuçlanmaz. Bazı durumlarda bir süre devam edebilen bir siyasal düzensizlik ara dönemi olabilir. Ama bu da her durumda yeni bir yönetici elitin yükselişiyle sona erer.
Yeni rejim daha sonra, elitlerin kendi konumlarını koruması için nüfusu sömürme işine yeniden başlar. Yine bu mekanizma anayasalar, seçimler ya da başka herhangi bir hukukî araç sayesinde engellenmez. Her durumda rejim, bu kurumları ve hukukî çerçeveleri yönetici elitin lehine olacak şekilde değiştirmeye çalışacaktır. Dolayısıyla Pareto’ya göre siyaset teorisyenleri, hükümetin politika yapıcılarını seçmenin en iyi yolunu tasarlamaya çalışırken büyük ölçüde zaman kaybederler.
Pareto, Cours d’économie politique adlı eserinde bunu şöyle ifade eder:
“Şu, üzerinde uzlaşılmış bir aksiyom gibi görünmektedir: Koruyucuları [yani yasamacıları ve politika yapıcıları] öyle bir biçimde seçmeye yarayacak bir formül mutlaka vardır ki, bu sayede onlar iktidarlarını kötüye kullanamayacaklardır; ve pratikte görülen kötülükler de sadece bu harika formülün henüz uygulanmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Bu hata, toplumsal olaylar üzerinde münhasır etkiyi hükümet biçimine ya da onun personelini seçme yöntemine atfeden teorilerde ortaya çıkar. Bu etkenler elbette birbirleriyle bağlantılıdır; ama genellikle sanıldığından çok daha az derecede. Bunu anlamak için, yönetenlerini seçme yöntemini ya da hükümet biçimini değiştirmiş toplumlarda gözlemlenebilen olguların karşılaştırmalı bir incelemesini yapmak yeterlidir. Böyle bir inceleme, gözlenen olgular biçim bakımından değişken olsa da, temel özün aşağı yukarı aynı kaldığını açıkça gösterir. Devrimlerin çoğunun tek kayda değer sonucu, bir siyasetçi takımının yerini başka bir siyasetçi takımının alması olmuştur.”⁵
Bu yalnızca kısa bir alıntıdır; fakat şunu vurgulamam gerekir ki Pareto bunu sadece öylesine ileri sürmüyor. Bu sonuçlara ancak demokratik devletin nasıl işlediğine dair uzun bir çözümlemeden sonra ulaşıyor. Nitekim birçok okur, Pareto’nun demokrasiyi ne kadar iyi teşhis etmiş olduğuna şaşıracaktır. 1910, 1912 ve 1896’da yazarken, Pareto’nun demokratik bir sistem içindeki özel çıkar siyasetinin işleyişini ve yönetici elitin, karmaşık bir müşteri ve patron ağını kullanarak iktidarını nasıl sürdürdüğünü daha o tarihlerde ne kadar iyi kavramış olması gerçekten dikkat çekicidir.
İşte tam bu noktada, klasik liberalizm tarihçileri — kendileri liberal olsun ya da olmasın — çoğu zaman kafaları karışmış veya rahatsız olmuş hâle gelirler. Pareto ve diğer liberal sömürü teorisyenleri demokrasiye ve demokrasinin çoğu zaman içinden doğduğu anayasal projelere karamsar bir gözle bakıyorsa, bu onların aslında liberal bile olmadıklarını mı gösterir? Bütün liberaller mutlaka yazılı anayasaları, seçimleri ve çeşitli biçimlerde tanımlanan seçim sürecine olan inancı desteklemek zorunda değil midir? Yani liberaller zorunlu olarak James Madison’ın ya da John Stuart Mill’in, ya da belki Amerika’da evrensel erkek oy hakkı için durmaksızın bastıran Jacksoncıların programını kabaca yansıtan bir programa bağlı değil midir? Sonuçta on dokuzuncu yüzyılın büyük
bölümünde hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem de Avrupa’da klasik liberalizm demokratikleşmeyle ilişkilendirilmişti.
Bütün bunların cevabı hayırdır. Bir liberalin bu siyasal programa inanması zorunlu değildir.
Bence Mingardi burada yine bize yardımcı oluyor; çünkü o, liberal program ile liberal dünya görüşü arasında önemli bir ayrım yapıyor ve ayrıca gerçekçi liberaller ile Mingardi’nin değişen derecelerde ütopyacı dediği liberaller arasında da bir fark bulunduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla Mingardi, Bastiat ile Pareto’yu — ve onlar gibi olanları; örneğin diyebiliriz ki Molinari’yi ve hatta bir ölçüde Benjamin Constant’ı — siyasal realizmin uygulayıcıları olarak görür.
Mingardi, esaslı bir ayrım yaparak şu sonuca varır:
“Pareto’nun sert realizmi, klasik liberal bir dünya görüşüyle bağdaşmaz değildir; onunla bağdaşmayan şey klasik liberal bir programdır. Pareto’nun zamanında bu program, yöneticilerden bir anayasa koparmaya çalışmak ve özellikle oy hakkını genişletmeyi hedefleyen bir reform türünü izlemekten ibaretti.”
Düşünce şuydu: Genel nüfusun giderek daha büyük bir bölümüne oy hakkı verilmesi, bir şekilde elitlerin halkı sömürmesini sınırlayacak ve ayrıca iktidarını kötüye kullanan bu elitleri cezalandıracaktı. Mingardi devam eder: “Bu siyasal iktidarı zincire vurmak için yeterli miydi? Kesinlikle hayır; ve yirminci yüzyıl liberalleri … bu programı güncellemeye ve mükemmelleştirmeye, onu daha dayanıklı kılmaya, daha iyi anayasal sınırlamalar tasarlamaya çalıştılar.”
Yirminci yüzyılın başlarında Pareto, liberallerin genellikle desteklediği siyasal yöntemlerin devlet iktidarını sınırlamakta basitçe başarısız olduğunu zaten görebiliyordu.
Mingardi’nin burada liberal program ile liberal dünya görüşü arasında yaptığı ayrım çok önemlidir. Bu ayrım önemlidir; çünkü bugün liberalizm eleştirmenlerinden giderek daha fazla, liberalizmin şu ya da bu bakımdan “başarısız olduğu” yönünde sesler duyuyoruz. Bu iddiaları eleştirmeye zamanımız yok; fakat böyle bir iddiayla karşılaştığımızda, liberal dünya görüşü ile liberal program arasındaki o çok önemli ayrımı mutlaka yapmamız gerekir. Dahası, bu tür bir liberal program hiçbir zaman bütün liberaller tarafından evrensel biçimde desteklenmemiştir; özellikle Pareto ve Molinari gibi en radikal, liberteryen liberaller arasında böyle bir destek yoktu. Sonuçta liberalizmin başarısız olup olmadığı, liberalizmi nasıl tanımladığımıza büyük ölçüde bağlı olacaktır. Liberalizm bir program mıdır, yoksa bir dünya görüşü müdür? Ya da bu ikisi birbirinden ayrılmaz biçimde bağlı mıdır?
Raico’ya gelince, o liberalizmi katı biçimde dünya görüşü açısından tanımlar. Bunu şöyle ifade eder: liberalizm, “sivil toplumun — yani … toplumsal düzenin devletten arta kalan toplamının — özel mülkiyet ilkesinin sınırları içinde büyük ölçüde kendisini yönettiğini savunan ideolojidir.”⁶
Raico, liberalizmi epistemoloji ya da metafizik açısından tanımlama çabalarına karşı çıkıyordu; oysa özellikle filozoflar başta olmak üzere bu konuda yazan birçok kişi çoğu zaman bunu yapmaya çalışır. Buna karşılık Raico, liberalizmin gerçek dünyada ideolojik ve siyasal hareketlere hayat vermek için nasıl kullanıldığına odaklanıyordu. Liberalizmin özü, devlet iktidarına karşı oluşu ve toplumu devletten “başka” bir şey olarak tanımlamasıdır.
Bu dünya görüşünün sonuçları oldukça büyüktür ve devletin sivil topluma müdahale ettiğinde ortaya çıkan sorunlar üzerine yüzyıllar boyunca yapılmış liberal yorumların büyük bölümü buradan doğar. Ya da başka türlü ifade edersek, bu bakış açısına göre devlet, özel mülkiyetin malikleri tarafından uygun görülen biçimde kullanılmasını engellediğinde özgürlüğü ortadan kaldırır. Bu da Rothbard’ı, Lord Acton’la birlikte, özgürlüğün liberal için “en yüksek siyasal amaç” olduğu sonucuna götürür.
Ama ne Rothbard ne de Raico, bu dünya görüşünün yazılı anayasaları ya da demokratik kurumları benimsemeyi gerektirdiğini — hatta buna işaret ettiğini — iddia ederdi. Bunlar tarihsel olarak birçok liberal tarafından kullanılmış yöntemlerdir. Bu inkâr edilemez; fakat liberal ideolojinin kendisinde, doğru anlaşıldığında, zorunlu olarak bugün çoğu zaman liberal program diye gördüğümüz şeye götüren içkin hiçbir şey yoktur.
Dahası, geçen yüzyıl kadar bir sürenin gerçeklikleri göz önüne alındığında, liberal dünya görüşünün nasıl başarısız olduğunun görülmesi zordur. Sonuçta liberaller; sosyalizmin, merkezi planlamanın, merkez bankacılığının, itibari paranın, refah devletinin, askerî-sınaî kompleksin, korumacılığın ve daha pek çok şeyin tehlikeleri konusunda bütünüyle haklıydılar. Bütün bunlar ekonomik büyümeyi, insanın serpilip gelişmesini, hayat standardını ve çok daha fazlasını sakatladı. Ve elbette, modern devletin kötülükleri — ki bunlara karşı muhalefete genellikle liberaller öncülük etmiştir — insan hayatı ve genel olarak insan hakları üzerinde ağır bir bedel doğurmuştur. Mülkiyet haklarının korunmasını öncelik hâline getiren ve devlet iktidarının kötüye kullanılmasının iktisadî sonuçlarını sağlam iktisat bilimi kullanarak açıklayan başka hiçbir dünya görüşü kesinlikle olmamıştır.
Bununla birlikte, içimizdeki Pareto’yu konuşturup devletin, onun elitinin ve demokratik görünümünün tehlikelerine işaret ettiğimizde, çoğu zaman kendilerini liberal ve liberteryen diye tanımlayan kimselerden itirazlarla karşılaşırız. Bunun büyük kısmı, Mingardi’nin şu sözlerle ima ettiği bir mizac farklılığından kaynaklanır:
“Liberal gelenek içinde iki unsur bir arada bulunur. Bir yanda yağma konusunda Bastiat’yı ve yönetici sınıf konusunda Pareto’yu — daha genel olarak da devleti sömürünün nihai aracı olarak gören düşünürleri — bulursunuz. Fakat öte yanda piyasa ekonomisinin ekmeği ve balığı çoğaltma eğiliminde olduğunu vurgulayan, böylece şimdiye ve geleceğe daha iyimser bir bakış sunan düşünürler de vardır. Yüzeyde bakıldığında bir dünya görüşü diğerinin yanlışlığını ima ediyor gibi görünebilir; oysa durumun böyle olması gerekmez. Ekonomik ilerlemenin varlığı, hükümetin sömürücü doğasına gözlerimizi kapatmamıza yol açmamalıdır. Bir bakıma ekonomik ilerleme, tam da bu sömürüyü günümüzde daha katlanılır hâle getiren şeydir; her ne kadar vergi tarafından yutulan GSYH yüzdesiyle ölçüldüğünde sömürü geçmişe göre çok daha büyük olsa da.”
Ve böyle bir tavırla bugün kendini liberteryen olarak tanımlayanlar arasında da sık sık karşılaşılır. Hayat standardının bugün kırk, elli ya da yüz yıl öncesine göre daha yüksek olduğunu vurgularlar. Bunun böyle olduğu kuşkusuz doğrudur. Fakat bu coşku çoğu zaman mevcut duruma razı olmaya ve işlerin harika gittiği, birkaç küçük reformdan daha fazlasına ihtiyaç bulunmadığı iddiasına yol açar. Oysa bu görüş yalnızca görünen şeye dayanır ve görünmeyeni göz ardı eder. Görünen şey, piyasanın dayanıklılığı sayesinde daha yüksek hayat standardıdır; piyasalar vergiler ve düzenlemelerle sakatlansalar bile, yine de belli bir ölçüde nüfusun çoğunluğuna daha fazla zenginlik ve üretkenlik sunmayı başarırlar.
Ne var ki, görünmeyen şey, yönetici elitin ve onun müttefiklerinin genel nüfusa yüklediği yaygın sömürüdür — yükseliş ve çöküşler, finansal balonlar ve satın alma gücünün aşındırılması, zorunlu askerlik, süreklileşmiş askerî-sınaî kompleks ve daha fazlası. Bu dünyanın Bastiat’ları ve Pareto’ları, bu sömürünün ağır adaletsizliklerini gördüklerinde, geriye yaslanıp her şeyin ne kadar muhteşem olduğunu anlatmakla hiçbir zaman yetinmemişlerdir.
Buna karşılık bazıları, devletin adaletsizliğini haykıran ve yönetici elitin masasından düşen kırıntıların görece lezzetli ve doyurucu olduğunu kabul etmeyi reddeden bu daha huysuz liberteryenleri dinlemekten hoşlanmazlar.
Bu vurgu farklılığı elbette yeni bir şey değildir. Britanya emperyalizmi günlerinde de vardı ve yıllar önce Raico, Cobden’ın rejime karşı fazla huysuz ve fazla eleştirel olduğu yönündeki itirazlardan söz etmişti. Raico, onaylayıcı bir biçimde, “Cobden ve Bright Britanya ve İrlanda’daki statükonun, özellikle de ülkenin dış işlerini yürütenlerin sürekli dırdırcı eleştirmenleriydi,” diye not düşmüştü. Bu bir eleştiri değildir. Ama rejimin muhaliflerinin olumsuzluğundan bıkmış olan birçok kişinin tavrını açıklamaya yardımcı olur. Raico şöyle yazıyordu:
“Çağdaş muhafazakâr taklitçileri [yani Cobden’ın çağdaşlarını], kendi türlerinin kurucusu Benjamin Disraeli ile birlikte, Manchesterlıların hiç de eğlenceli insanlar olmadığı konusunda kuşkusuz hemfikir olacaklardı. Onlar, Britanya’nın dünya gücüne dair fantezilerin ve gösterişli sembollerin keyfini çıkarıp rahatça arkasına yaslanamayan, durmaksızın yakınan kimselerdi.”
Kesinlikle modern Amerikan siyasal söyleminde de, mevcut durumu olumlu konuşmayı tercih eden bu tür insanlardan eksik yoktur; çünkü bu kulağa görece hoş ve iyimser gelir — sonuçta bugün sahip olduğumuz bütün bu modern cihazlar ve uygulamalar, dünyadaki hayatın ne kadar harika olduğunun kanıtı değil midir? Bu bakışa göre hayatın oldukça güzel olması, liberal demokrasi sisteminin de epey iyi işlediğini gösterir. Elbette kırk yılın zirvesindeki enflasyon, aralıksız savaş, orta sınıfın vergiler ve korumacılık yoluyla sürekli yağmalanması ve ulusal gözetim devleti belki ideal değildir; ama doğru insanları seçtiğimizde her şeyin mutlaka düzeleceğine inanılır. Öte yandan Bastiat ile Cobden’ın bugünkü takipçileri sürekli bir şeylerden şikâyet edip durmaktadır.
Ben derim ki, bu süregelen vurgu ve mizaç mücadelesi, bir yanda sömürü teorisyenlerinin sert ve tavizsiz realizmini, öte yanda ise benim siyasal bir fantezi diyeceğim şeyin neşeli ve tasasız partizanlarını karakterize etmeye ve öne çıkarmaya da yardımcı olur.
Bu bizi konuşmanın son bölümüne getiriyor: “Ne yapılmalı?”
Bu tartışmaya başlamak için yeniden Raico’ya dönelim ve The Struggle for Liberty’de muhtemel çözümler hakkında neler söylediğine bakalım. Raico söze, geleneksel liberal programın bir cevabı olmadığını söyleyerek başlar; “çünkü onlar devleti korumaya çalıştılar.” Şöyle der: “Size söylediğim şey şu ki, ‘sınırlı hükümet’i kurtarmanın bir yolunun bulunmadığı çok açıktır. Bu yalnızca giderek daha kötüye gidecektir; bu nedenle daha doğrudan ve daha acil hedefimiz merkezî devleti yıkmak, merkezî devleti aşamalar hâlinde ortadan kaldırmak olmalıdır.”
Raico devamında teorik olarak anarko-kapitalist modeli tercih ettiğini ve hedefin bugün hükümet hizmetleri olarak gördüğümüz alanlarda gerçek bir piyasa yaratmak olduğunu belirtir. Ama pratik bakımdan bunun uzak bir hedef olduğunu da söyler. Yine de açık olan bir başka husus şudur: Anayasalar ve demokrasi, dünyayı liberal dünya görüşüyle daha uyumlu bir yöne taşımakta işe yaramamaktadır.
Dolayısıyla bu bakış açısına göre, sömürücü devlete karşı stratejinin ilk adımını bulmak için saf liberalizmin ötesine bakmamız gerekir.⁷ Burada konuşan kişi liberal dünya görüşünü hiç terk etmemiş olan Raico’dur; dolayısıyla faşist olun ya da Ortaçağ tarzı bir gelenekçi olun dememektedir ve kesinlikle Cumhuriyetçi olun da dememektedir. Bu tür konularda gayet açıktı. Ve elbette bunlar, büyük ölçüde liberal dünya görüşünün erdemlerini açıklamaya yönelmiş bir ders dizisinden gelmektedir.
Ama Raico, doğrudan ve acil hedefin merkezî devletin yıkılması olması gerektiğini söyler. Ve “merkezî devlet” derken kullandığı bu sıfat gelişigüzel seçilmiş değildir. O, yalnızca “devlete karşı çıkın” demekten öte, belirli bir şeyi kastetmektedir. Sömürü teorisyenleri için merkezî devlet, genel anlamda zorlayıcı hükümete eklenmiş ilave bir kötülüktür.
Raico daha sonra merkezî devlete karşı çıkmakla neyi kastettiğini açık biçimde ortaya koyar. Bir sonraki adımın, ayrılmayı ve merkezî devletin parçalanmasını savunmak, onu daha az merkezî hâle getirmek olduğunu söyler. Rothbardcı anlamda zorlayıcı hükümetin tümden ortadan kaldırılması nihai hedef olmaya devam etmektedir; ama bu yoldaki ilk adım ayrılmadır.⁸
Ayrıca onun şiddet içeren muhalefete karşı çıktığını da belirtmeliyiz. Şöyle yazar: “Ben şiddetli devrimden söz etmiyorum. Hatta gerçekte, Amerika Birleşik Devletleri’nin liderlerinin — Başkan Bush’un, Ariel Sharon’ın ve Amerika Birleşik Devletleri’nin diğer liderlerinin — sonsuza dek yaşamalarını umuyorum ve kendilerine iyi dileklerimi sunuyorum.”
Bazı genç okurlarımız oradaki şakayı fark etmemiş olabilir. Raico bunu söylediği sırada Ariel Şaron İsrail’in başbakanıydı ve Raico, Şaron’un Amerika Birleşik Devletleri’nin liderlerinden biri olduğunu söylüyordu. Yıl 2004’tü ve Raico, İsrail Devleti’nin Amerika Birleşik Devletleri’ni yönettiğini ima ediyordu. Bu bana bugün açısından da oldukça anlamlı göründü.
Her hâlükârda ben de Raico’ya katılıyorum; pratik aktivizm bakımından atabileceğimiz en önemli büyük adım gerçekten de ayrılmadır. Fakat Raico’nun liberalizmin ötesine bakmamız gerektiğini söylerken tam anlamıyla haklı olmadığını ileri sürmek isterim. Ayrılma, uzun zamandır gerçekçi liberal programın bir parçasıdır ve daha radikal liberaller arasında uzun süredir desteklenmiştir.
Raico da bunu kendisi belirtmiştir; Amerikan Devrimi’nin liberalizmden ilham alan bir ayrılma hareketi olduğunu söyler. Dahası, liberal ayrılma fikrinin, genellikle ayrılma ya da başka bir adem-i merkezileşme biçimi yoluyla gerçekleştirilen self-determinasyon kavramına tercüme edildiğini de söyleyebiliriz. Bu fikir 1848’e gelindiğinde liberaller aracılığıyla siyasal ana akıma girmişti.
Raico, ayrılmayı destekleyen sömürü okulu içindeki bazı liberallerden olumlu biçimde söz eder; örneğin Charles Dunoyer ile Gustave de Molinari’den. Mesela Dunoyer, kendi ifadesiyle “dünyanın belediyeleştirilmesi”ni istiyordu; bu, onun düşüncesinde büyük devletlerin oluşumunu tersine çevirmeyi amaçlayan bir tür radikal adem-i merkezileşmeydi. Şöyle yazıyordu: “On, yirmi ya da otuz milyon insanın birliğini gerektiren hiçbir girişim yoktur. Bu canavarca yığılmaları yaratan ya da onları gerekli kılan şey tahakküm ruhudur.”
Başka bir deyişle, dünyanın devletleri fazlasıyla büyüktür ve “tahakküm ruhu”na karşı koymak için daha küçük parçalara bölünmeleri gerekir. Dahası, Dunoyer, kendi ifadesiyle “faaliyet merkezlerinin çoğaltılması”nı özellikle istiyordu; bu, Fransa gibi Avrupa’nın büyük devletlerinde başkentlerin eyaletler üzerinde kurduğu eski egemenlik sistemine karşı bir önlemdi. Merkezden yönetim — yani merkezî devletlerde görülen bu yapı — Dunoyer ve sömürü teorisi çerçevesinde çalışan birçok başka radikal liberal için özellikle sorunluydu. Burada aynı zamanda, siyasal merkezlerin — ve muhtemelen oralara yerleşmiş siyasal elitlerin — başka siyasal merkezler ve elitlerle rekabet etmek zorunda kalması gerektiği fikrinin ilk izlerini de görürüz.
Gerçekten de bu görüş, ayrılmanın yalnızca bir türü olduğu genel liberal adem-i merkezileşme kaygısını yansıtır. Avrupa siyasal düşüncesi üzerine kapsamlı tarih çalışmasında tarihçi Henri Michel’in vardığı sonuca göre, siyasal adem-i merkezileşme kavramı Fransız liberal okulunun “temel bir maddesini” oluşturur. İlginçtir ki Michel, Avrupa liberalizminde siyasal adem-i merkezileşmenin yaygınlaşmasını etkili Fransız liberal Benjamin Constant’a atfeder. Constant, Raico’nun da çok sevdiği bir isimdi; Raico onu Avrupa’nın en iyi liberal teorisyenlerinden biri sayıyordu. Gerçekten de Raico, Constant’ın siyasal merkezileşmenin tehlikeleri hakkındaki görüşlerine en az bir örnek verir.
Constant’ın yorumcusu Édouard Laboulaye’ye göre Constant “ciddiyetle … belediye gücü dediği şeyi talep ediyordu.” Dunoyer’ye benzer biçimde Constant da devlet iktidarlarını merkezden uzaklaştırmak istiyordu. Siyasal merkezileşmeyi “sulanmış bir sosyalizm biçimi”⁹ olarak nitelendiriyor ve Fransız Devrimi’nin “bireyin üzerine korkunç bir ağırlıkla çöken ve onu altında ezen”¹⁰ bir merkezî devlet yarattığından yakınıyordu.
Elbette Constant tam ayrılmayı savunmuyordu; uluslararası ilişkiler alanında devlete bir rol tanıyordu. Ama merkezileşmeye karşı geliştirdiği çok sayıdaki argüman, ayrılma lehindeki argümanlara önemli bir güç kazandırır.
Tam ayrılma savunusunu ise Gustave de Molinari’de buluyoruz — Pareto’nun hocası ve akıl hocasında. Molinari, “özgür yönetim sistemi” adını verdiği bir yapıyı savunuyordu; bu sistem içinde “siyasal kulluktan kurtulmuş belediye, eyaletten; eyalet de devletten ayrılma hakkına sahip olacaktı.” Molinari’nin “çifte ayrılma hakkı” adını verdiği bu şey, özgür bir toplumun saygı göstermek zorunda olduğu haklardan sadece biriydi. Ayrılmanın amaçlarından birinin, “devletler ve eyaletler arasında hizmetlerinin kalitesini artıracak ve fiyatlarını düşürecek ölçüde yeterli rekabet üretmek” olduğunu da belirtir. Bu, tipik bir Molinari yaklaşımıdır; çünkü o devlet iktidarının tekelini temel sorun olarak görür ve bu yüzden ayrılma, bu tekelin gücünü ve kapsamını azaltmanın zorunlu bir aracı hâline gelir. Devletin tekelci iktidarına yönelik bu darbe, Molinari’nin yazdığına göre, “ayrılma hakkının uygulanmasının ilk sonucu olacaktır; siyasal kulluğun kaldırılması bu hakkın kullanımını yetkili kıldığı andan itibaren — bugün bütün uygar dünyada yasaklanmış olan ve sadece talep edilmesi bile ‘devletin güvenliğine karşı suç’ sayılmaya devam eden bu hakkın.”
Molinari’nin bu programı, Jean-Baptiste Say’den Bastiat’ya ve oradan Molinari’ye uzanan anti-devletçi düşüncenin tabiî bir gelişim çizgisinden doğmaktadır. Ya da Henri Michel’in ifadesiyle: “M. de Molinari hükümetlerin kendilerini rekabete tâbi kılmayı önerdiğinde, Bastiat’nın bir öğrencisi olarak konuşmaktadır.”¹¹
Öyleyse neden Raico, liberal-sömürü teorisyenleri geleneği içindeki tam anlamıyla bir liberal olarak, ayrılmayı savunmaktadır? Bunun bir nedeni, yoğunlaşmış devlet iktidarına karşı koymaktır; çünkü devlet parçalandığında siyasal iktidar adem-i merkezileşir ve çoğu durumda zayıflar.
Bunun sonucu genellikle daha büyük özgürlüktür; bunu Sovyetler Birliği’nin dağılması örneğinde görebiliriz. 1990’ların başındaki ayrılma hareketlerinin patlak vermesinden önce Sovyet devletinin kullandığı iktidarın benzerini, halef devletlerden hiçbiri yeniden kuramamıştır.
Ama ayrılmanın birçok gerekçesi, belirttiğimiz gibi, bizzat liberal ayrılmacılar tarafından ortaya konmuştur: self-determinasyonun kullanılması, devletin tekelci gücünün azaltılması ve hatta Dunoyer’nin belirttiği üzere, daha küçük devletler içindeki heterojenliğin azaltılması. Bu, Constant’ın da dikkat çektiği bir husustur: Yani bir toplum ne kadar çeşitliyse — ve büyüdükçe bu çeşitlilik artıyorsa — nüfusun en azından kayda değer bir kısmının değerlerine ters düşen yasalara ve teamüllere itaati zorla kabul ettirmek için gereken cebrî güç de o kadar artar. Bu bakış açısına göre, daha küçük ve daha homojen bir toplum daha gönüllü bir toplumdur.
Eğer hedef özgürlükse, o zaman ayrılma devlet iktidarına gerçekten karşı koyabilmek için en iyi umudu sunar; bu başlı başına bir hedeftir, çünkü bu görüşte devlet özgürlük için en büyük tehlikedir. Fransız Devrimi’nin ardından daha radikal liberaller, eski mutedil ve reformcu görüşleri terk ederek genel olarak devlet iktidarına daha şiddetli bir muhalefeti benimsediler. Bu, Raico’nun özellikle Bastiat’dan etkilenen Fransız liberaller arasında geliştiğini söylediği “devlet nefreti”nin ortaya çıkışıdır.¹² Ya da Henri Michel’in ifadesiyle, devrimden sonra “birbirine rakip, hatta düşman iki ilke belirir ve karşı karşıya gelir: devlet ve birey. Birinin her zaferi, diğeri için bir gerilemedir.”¹³
Eğer durum buysa, o halde her devletin kendi inşasında temel bir araç olarak aradığı merkezileşmenin bizzat kendisi zorunlu olarak özgürlük için bir gerilemedir ve merkezileşmeye vurulan her darbe, özellikle ayrılma, özgürlük için bir zaferdir.
Son bir not olarak şunu da ekleyelim: Ayrılma yaygınlaşsa bile işimiz bitmiş olmayacaktır; özellikle de fikir mücadelesiyle uğraşanlarımız için. Sonuçta, büyük devletleri parçalamayı başarsak bile, siyasal iktidarı yeniden merkezileştirmek, devletin yetkilerini genişletmek ve dolayısıyla insan özgürlüğünü kaçınılmaz olarak daraltmak için çalışacak unsurlar her zaman var olacaktır. Nihayetinde yalnızca liberal dünya görüşü, her zaman gerekli olacak olan bu bitmez tükenmez fikir mücadelesi için doğru cephaneyi ve doğru temeli sağlayabilir. Sonuçta, dünyadaki her devlet tümüyle özelleştirilmiş anarko-kapitalist gönüllü topluluklarla sınırlandırılsa bile, nüfusun içinden bazıları elbette ve eninde sonunda devlet inşasına ve yeni devletler ile daha büyük devletler yaratmaya adanmış yeni siyasal hareketler oluşturacaktır. Bu, siyasal birlik ve küçük adem-i merkeziyetçi siyasî birimlerin birleşip bütünleşmesi yoluyla yapılacaktır. Nitekim bugünkü modern ulus-devletler sistemini yaratmak için de böyle yapılmıştı; bu süreç erken modern dönemde başlamıştır.
Despotizm üzerinde nihai bir zafer yoktur ve iktidar arayanlar her zaman daha fazlasını elde etmek, ele geçirmeyi başardıkları herhangi bir devletin yönetici elitlerinin yararına kullanmak için entrikalar çevirmektedir.
Bastiat’nın, Molinari’nin, Pareto’nun ve Raico’nun bizi uyarmaya çalıştığı kasvetli gerçeklik budur. Machiavelli’nin anladığı da buydu. Devlet elitlerinin bitmek tükenmek bilmeyen entrikaları her zaman vardır ve yönetenler tarafından kurulan tuzaklar daima oradadır; bunlar, gardını düşürenlerin üzerine kapanmaya hazır tuzaklardır. Devletin yöntemleri şiddetli, acımasız ve amansızdır. Devlet ve onun ajanları bunları kullanmaya hazırdır. Biz de bunlara karşı elimize geçen her fırsatta direnmeye hazır olmalıyız.
1 Ralph Raico, The Struggle for Liberty (Auburn, AL: Mises Institute, 2025), s. 259.
2 Murray N. Rothbard, An Austrian Perspective on the History of Economic Thought, Cilt II (Auburn, AL: Mises Institute, 2006), s. 455.
3 Ralph Raico, Classical Liberalism and the Austrian School (Auburn, AL: Mises Institute, 2012), s. 185.
4 Benjamin Constant, Cours de politique constitutionnelle, haz. Edouard Laboulaye (Paris: Guillaumin, 1872), s. 12.
5 Vilfredo Pareto, Sociological Writings, çev. Derick Mirfin (New York: Praeger, 1966), s. 110.
6 Raico, Struggle for Liberty, s. 45.
7 Raico’nun bu konudaki geniş tartışması için bkz. Journal of Libertarian Studies, İlkbahar 1996, “Mises on Fascism, Democracy, and Other Questions.”
8 Raico, The Struggle for Liberty, s. 255.
9 Constant, Cours de politique constitutionnelle, s. xxvi.
10 Laboulaye’ye göre Constant, liberal programı ülkenin tamamına daha hızlı ve yeknesak biçimde dayatmak için modern devletleri merkezîleştirmek isteyen liberallerden biri değildi. Laboulaye şöyle yazar: “Benjamin Constant modern hatalara hiçbir zaman kapılmadı; Devletin ya da merkezileşmenin tehlikeli yardımını hiçbir zaman aramadı.” Bkz. Constant, Cours de politique constitutionnelle, s. xii.
11 Henri Michel, L’idée de l’état; essai critique sur l’histoire des théories sociales et politiques en France depuis la Révolution (Paris: Hachette, 1896), s. 365.
12 Raico, The Struggle for Liberty, s. 64.
13 Henri Michel, L’idée de l’état, s. 309.
————————————————————————————————
* Ryan McMaken ( @ryanmcmaken) Mises Institute’de baş editördür ve State of Colorado’nun eski bir iktisatçısıdır.
Bu konuşma 19 Mart 2026 tarihinde Mises Institute’da (ABD) yapıldı. “(Classical) Liberalism Has Not Failed, and We Need It Now More Than Ever”
Bu yazı AI yardımıyla çevrildi.
