menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

M. Brett Wilson Eleştirisi: Devlet Tarikat Şeyhlerine Zulmetti mi?

14 0
19.04.2026

M. Brett Wilson’un “New Perspectives on Turkey”de taze yayımlanan “Sufi leaders in the early Turkish Republic: profession, privilege, and persecution (1925–1950)” makalesi, son günlerde sosyal medya akışımın adeta gediklisi oldu. Makalenin iddialı bir amacı var: Yazar, “erken Cumhuriyet’te Sufi liderlerin (tarikat şeyhleri veya liderleri) sistematik bir baskı ve zulümle karşılaştığı iddiası şüphelidir; aksine dönemin idaresi tarafından siyasi ve sosyal yapıya entegre edilmeye çalışılmıştır” diyor. Ancak burada dikkat çekici bir nüans var: Yazar, bir nevi reddiye yazarken “şüpheli” gibi görece zayıf ve esnek bir sıfatın arkasına sığınıyor. Bir iktisat tarihçisi olarak söyleyebilirim ki; eğer elinizde koca bir paradigmayı yerle bir edecek “buz gibi” kanıtlar varsa, iddianızı bu kadar ürkekçe savunmazsınız. Bu “şüpheli” tanımlaması, aslında yazarın savunduğu tezin ne kadar kaygan bir zeminde olduğunun ve sunacağı verilerin bu büyük iddiayı taşımakta zorlanacağının ilk itirafı niteliğindedir. Makalenin henüz özet kısmında neyle karşılaşacağımın fragmanını görmüş oldum.

Uzmanlık alanım olmadığı için tarikatlar konusunun detaylarına vakıf değilim; ancak devletin otoriterleşme pratikleri her zaman çalışma sahamın merkezinde yer aldı. Bu yüzden makaleyi elime aldığımda aklımdaki en büyük soru şuydu: “Bir dönemde zulmün olmadığı bilimsel olarak nasıl ispat edilir?”

Zulmün varlığını iddia etmek kolaydır. Çünkü zulüm somuttur. Arkasında zorlama, gönülsüzlük, ekonomik yıkım, gözyaşı ve bazen de mutlak bir sessizlik bırakır. Ancak zulmün yokluğunu iddia etmek, tarihçiliğin en çetin işlerinden biridir. Bu, sadece arşivlerdeki resmî yazışmalara bakmayı değil, tarihin öznesi olan o insanların ruh dünyasına sızmayı, ne hissettiklerini anlamayı ve hepsinden önemlisi bunu okuyucuya ispat etmeyi gerektirir. Bu hipotezi savunmak, basit bir tarihçilik pratiğinin çok ötesinde, neredeyse imkânsız bir iştir.

Yazar bu ürkek iddiasının altından nasıl kalkacak? Artık hayatta olmayan şeyhlerin sessizliği adına nasıl konuşacak? Bizleri bu “gül bahçesi” tasvirine nasıl ikna edecek?

Makaleyi işte tam da bu metodolojik merakla okudum. Ancak satır aralarında ilerledikçe hayretim katlanarak arttı. Okumayı bitirdiğimde vardığım sonuç şuydu: Bu kadar teknik açıdan problemli bir makale SSCI kapsamında saygın bir dergiden nasıl kabul alabilir? Mesele artık sadece yazarın hipotezinin doğruluğu veya yanlışlığı değil; mesele, makalenin akademik teknik standartlar açısından göz ardı edilemeyecek kadar büyük yapısal hatalar içermesidir. Normal şartlar altında, bilimsel niteliği korumakla yükümlü bir dergi heyetinin bu çalışmayı daha hakem sürecine sokmadan “desk reject” (masa başı reddi) ile geri göndermesi gerekirdi.

Görünen o ki, dergi yönetimi bu noktada sınıfta kalmıştır. Bu yüzden, o hakkıyla yapılmayan hakemliği şimdi ben burada, kamuoyunun önünde yapacağım. Wilson’un ulaştığı sonuçlardan ziyade, kendisini o sonuçlara götüren problemli adımları masaya yatıracağım. Çünkü bilimsel bir çalışmayı konuşulmaya değer kılan şey, vardığı liman değil, o limana hangi haritayla ve hangi gemiyle ulaştığıdır.

İşte bu yöntemsel kör noktalara ve akademik disiplini zorlayan boşluklara dair itirazlarımı madde madde açmaya başlıyorum:

Kendiyle Çelişmenin Zirvesi: “Zulüm mü? O da Ne?”

Wilson’ın makalesi, henüz giriş bölümünde kendi kendini tekzip eden trajikomik bir paradoksa imza atıyor. Yazar, 1925 sonrasını tasvir ederken bizzat şunları sıralıyor: Tekkeler kanunla yasaklandı, vakıf mülklerine ve liderlerin varlıklarına el konuldu, tüm unvanlar lağvedildi, şeyhlerin mesleklerini icra etmeleri suç sayıldı ve basın bu insanları “parazitler”, “şarlatanlar” olarak hedef gösterdi. Tüm bu ağır tabloyu bizzat kendi cümleleriyle kuran yazarın, bir sonraki satırda “zulüm anlatısına şüpheyle yaklaşıyorum” demesi absürt derecede tuhaftır. Demek ki yazarın zulüm ifadesinden anladığı şey başka bir şey olmalı. Yazarın zulüm ifadesinden ne anladığı sonuç yazısındaki, dönemin idaresinin sufi liderlere yönelik tutumunu Fransız Devrimi’ndeki ruhban katliamları, Sovyetler’in onbinlerce din görevlilerini kurşuna dizmesi, Orta Asya’daki 40 bin dini liderin infaz edilmesi ile kıyaslamasından anlaşılmaktadır. Yazarın savunusundan “kan akmazsa zulüm şüphelidir” gibi acayip bir anlam çıkıyor.

Peki. Siyasî gücü elinde tutan bir grubun, görece zayıf bir grubu baskı altına alıp mülksüzleştirmesi, onları yeraltına itmesi ve yüzyıllık kültürel sermayelerini (kütüphanelerini, unvanlarını) bir gecede yok etmesi başlı başına bir sosyal ve kültürel zulüm değil midir?

Wilson, tarikat şeyhlerinin 1925 sonrası imam, kütüphaneci veya öğretmen olarak devlet memuru olmalarını bir entegrasyon başarısı olarak sunuyor. Ancak bu entegrasyonun ne kadar gönüllü olduğu, en başta sıraladığı el koyma ve yasaklamalardan bellidir. O halde gönülsüz olan bu entegrasyonun kendisi zulüm olarak değerlendirilemez mi? Mülküne el konulan, unvanı alınan ve toplum önünde aşağılanan bir kişinin, aç kalmamak için devletin kendisine sunduğu memuriyet kadrosuna geçmesini bir “başarı hikâyesi” gibi okumak, tarihin özneleriyle alay etmektir. “İyi ki tekkelerimiz kapatıldı da kütüphaneci olduk” diyen Sufi lider var mı acaba?

Daha da önemlisi; “zulüm” gibi son derece öznel ve duygusal bir ifadeyi akademik bir makalenin ana çalışma nesnesi haline getirmek bana göre metodolojik bir hatadır. Biz akademik tarihçiler, kişisel günlüklerimizde yer bulabilecek bu tür öznel yargıları test etmeye kalkmayız; biz kanıtların işaret ettiği buz gibi soğuk yargılarla ilgileniriz. Wilson’ın öznel bir kavramı merkeze alarak yola çıkması, çalışmanın bilimsel bir analizden ziyade bir propaganda metnine dönüştüğünün en açık kanıtıdır.

Peki, yazarın reddiye yazdığı bu “zulüm iddiası” akademik dünyada kim tarafından, hangi ciddi çalışmayla temsil ediliyor? Wilson bu iddiayı kiminle tartışıyor?

Öznesi Belli Olmayan Reddiye

Wilson makalesinde, “laiklik karşıtı, dindar entelektüeller” (anti-secularist, devout intellectuals) arasında Erken Cumhuriyet’in Sufi liderlere şiddetli bir zulüm uyguladığına dair köklü bir görüş olduğunu iddia ediyor. Ben bu literatürü bilmiyorum ve haliyle hangi akademik tarihçilerin bu yönde çalışma yayınladığını da merak ettim. Wilson’ın yaygın olduğunu iddia ettiği bu devasa “zulüm külliyatına” dair gösterdiği tek bir kanıt var: Necip Fazıl Kısakürek ve onun 1969 tarihli “Son Devrin Din Mazlumları” eseri.

İşte meselenin akademik fiyaskoya dönüştüğü nokta burasıdır. Necip Fazıl Kısakürek  profesyonel bir tarihçi değildir; o bir şair, bir edip ve her şeyden önce bir ideologdur. Bir akademik makalenin, bir şairin ajite edici eserini ciddiye alıp ona reddiye yazmak için yola çıkması görülmüş şey değildir. Kısakürek’in bu tezini ciddiye alıp akademik düzeyde savunan tek bir akademik çalışma var mı? Wilson makalesinde böyle bir atıf sunamıyor.

Daha da vahimi; Hülya Küçük ve İsmail Kara gibi tarikatlar konusunda uzmanlaşmış yetkin akademisyenlerden bahsediyor. Ancak bu........

© Hür Fikirler