menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yolsuzluk İddialarına, Soruşturmalarına ve Yargılamalarına Nasıl Bakmalıyız?

18 0
saturday

Türkiye’de son zamanlarda en çok tartışılan siyasi meselelerden biri, başta İstanbul olmak üzere çeşitli CHP’li belediyeler hakkında yürütülen yolsuzluk soruşturmaları. Soruşturmaların sayısının artması, bazı belediye başkanlarının ve belediye görevlilerinin tutuklanması, dosyalara yeni ifadelerin ve iddiaların girmesi tartışmayı daha da büyütmekte.

Bu gelişmeler karşısında kamuoyunda birbirine zıt iki tavır ortaya çıkıyor. Bir kesim, soruşturmalardaki bütün iddiaları daha yargılama tamamlanmadan kesinleşmiş gerçekler gibi kabul etmekte ve suçlanan kişileri peşinen mahkûm etmekte. Diğer kesim ise soruşturmaların tamamını siyasi operasyon olarak nitelendirmekte, dosyalara girdiği açıklanan tanık ifadelerini, ihbarları ve maddi bulguları baştan geçersiz saymakta.

Kanaatimce her iki tavır da yanlıştır. Hukuk devleti, ne insanları soruşturma açıldığı anda suçlu ilan etmeyi ne de siyasi mensubiyetlerinden dolayı haklarındaki ciddi iddiaları görmezden gelmeyi gerektirir.

Masumiyet Karinesi, Deliller ve Hukuki Süreç

Her hukuk devletinde, özellikle ceza yargısı süreçlerinde, masumiyet karinesi geçerlidir. Yani, herkes, iddialar ve isnatlar ne olursa olsun, hakkındaki mahkûmiyet hükmü kesinleşinceye kadar suçsuz kabul edilir. Bu ilke, kişinin CHP’li, AK Partili, MHP’li veya başka bir siyasi partiye mensup olup olmamasına göre değişmez. Seçilmiş belediye başkanları da sıradan vatandaşlar da aynı masumiyet karinesinden yararlanmak durumundadır.

Ancak, masumiyet karinesi, hakkında ciddi iddialar ve şüphe oluşturacak deliller bulunan kişilerle ilgili soruşturma yapılmayacağı veya yapılamayacağı anlamına gelmez. Soruşturma zaten suçun işlenip işlenmediğini, şüphelerde haklılık bulunup bulunmadığını ve delillerin iddiaları mahkemeye taşımaya yeterli olup olmadığını anlamak için yapılır. Bu yüzden, “Henüz mahkûm olmadı” demek başka bir şeydir; “Hakkında soruşturma açılamaz” demek başka bir şeydir. Bu iki cümle birbirine karıştırıldığında hukuk tartışması anlamsızlaşır. Hakkında soruşturma açılan her insan suçlu değildir. Fakat sanıkların suçlu olup olmadığı araştırılmadan da gerçeğe ulaşılamaz. Hukukun görevi soruşturmayı engellemek değil, soruşturmanın hukuka uygun biçimde yapılmasını sağlamaktır.

Türkiye’de siyasi kutuplaşma insanların yolsuzluk iddialarına yaklaşımını da etkilemektedir. İnsanlar, sevmedikleri siyasetçiler hakkında ortaya atılan en zayıf iddialara dahi kolayca inanırken kendi siyasi çizgilerine yakın kişiler hakkındaki en ciddi suçlamaları bile düşünmeden reddedebilmektedir. Rakip partinin belediye başkanı hakkında soruşturma açıldığında “Zaten bunların hepsi böyledir” denilmekte; kendi partisinin belediye başkanı hakkında soruşturma açıldığında ise “Bu tamamen siyasi bir operasyondur” savunmasına sığınılmaktadır. Böyle bir yaklaşım haklı ve hukuka uygun değildir. Bu, suçun ve masumiyetin parti rozetine göre belirlendiği kabileci bir davranış tarzıdır.

Bir yolsuzluğun ahlâken ve hukuken yanlış olup olmadığı, onu yapan kişinin hangi partiye mensup olduğuna göre değişmez. Kamu parasını şahsi veya siyasi çıkar için kullanmak CHP’li biri yaptığı zaman da yanlıştır, AK Partili biri yaptığı zaman da. Rüşvet, irtikâp, ihaleye fesat karıştırma veya kamu malını kötüye kullanma, failin siyasi kimliğine göre farklı anlamlar kazanmaz.

CHP’li belediyeler hakkında yürütülen soruşturmalara yönelik savunmalarda çoğu zaman iddiaların yalnızca iktidar tarafından üretildiği ileri sürülmektedir. Oysa kamuya yansıyan çoğu dosyada suçlamaların CHP çevresinden gelen beyanlara, belediyelerle iş yapmış kişilerin ifadelerine, müteahhitlerin ihbarlarına ve etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak isteyen şüphelilerin anlatımlarına dayandığı görülmektedir.

Bazı tanıkların ve şüphelilerin CHP’li olması veya CHP’li belediyelerle uzun süre çalışmış bulunması elbette anlattıkları her şeyin doğru olduğu anlamına gelmez. Ancak bu durum, soruşturmaların tamamının dışarıdan ve hiçbir maddi temeli bulunmadan kurgulandığı iddiasını zayıflatmaktadır.

Kişiler kendi cezalarını azaltmak, şahsi hesaplaşmaya girişmek veya başka menfaatler elde etmek amacıyla gerçeğe aykırı ifadeler verebilir. Bu yüzden, yalnızca “İtirafçı var” veya “Tanık böyle söyledi” denilerek mahkûmiyet kararı verilemez. Fakat, tanık anlatımları para hareketleri, telefon kayıtları, baz verileri, ihale belgeleri, şirket ilişkileri, dijital materyaller ve başka maddi bulgularla destekleniyorsa bunların da sırf sanıklar muhalefet partisine mensuptur diye yok sayılması mümkün değildir. Hukukta önemli olan, tanığın hangi partiye mensup olduğu değil, ifadesinin başka delillerle doğrulanıp doğrulanmadığıdır.

Etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen kişilerin ifadeleri özellikle dikkatli değerlendirilmelidir. Çünkü, bu kişiler kendi cezalarını azaltma veya soruşturmadaki durumlarını iyileştirme beklentisi içinde olabilirler. Bu sebeple itirafçı beyanları tek başına kesin gerçek olarak kabul edilmemelidir. İfadenin zaman içindeki tutarlılığına, başka tanıklıklarla örtüşüp örtüşmediğine, maddi kayıtlarla desteklenip desteklenmediğine ve kişinin anlatım karşılığında elde ettiği menfaatlere bakılmalıdır.

Bununla beraber, etkin pişmanlıktan yararlanan her kişiyi otomatik olarak yalancı ilan etmek de doğru değildir. Suç örgütleri, rüşvet ağları ve organize yolsuzluk ilişkileri çoğu zaman sistemin içinden birilerinin konuşmasıyla ortaya çıkarılabilir. Dünyanın pek çok ülkesinde örgütlü suçların ve büyük yolsuzlukların çözülmesinde içeriden gelen tanıklıklardan yararlanılmaktadır. Önemli olan, bu anlatımların bağımsız maddi delillerle desteklenmesidir. Bir tanığın beyanı baz kayıtlarıyla, banka hareketleriyle, mesajlarla, ihale dosyalarıyla veya şirket kayıtlarıyla doğrulanıyorsa artık ortada yalnızca sözlü bir itham değil, araştırılması gereken daha güçlü bir şüphe bulunmaktadır.

Soruşturulan veya yargılanan siyasetçilerin sıkça başvurduğu savunmalardan biri, kendi siyasi geçmişlerini, halka yaptıkları hizmetleri ve seçim başarılarını anlatmaktır. “Benim bütün hayatım ortada”, “Beni halk seçti”, “Yıllardır bu partiye hizmet ediyorum”, “Halka hizmet etmekten başka suçum yok” veya “Bu bir siyasi operasyondur” şeklindeki sözler siyasi açıdan etkileyici olabilir. Ancak, bunlar, hukuki savunma değildir.

Bir kişiye belirli bir tarihte belirli bir müteahhitten para aldığı, belirli bir ihaleye müdahale ettiği veya bir şirket aracılığıyla kamu kaynağını aktardığı suçlaması yöneltiliyorsa cevap da aynı somutlukta verilmelidir. O kişiyle neden görüştüğünü, söz konusu para hareketinin hiç olmadığını veya hangi meşru ilişkiden kaynaklandığını, ihalenin nasıl yapıldığını, belediye şirketinin neden devreye sokulduğunu ve kayıtların hangi sebeple o şekilde oluştuğunu açıklamalıdır. Hukuk, hayat hikâyeleriyle değil, iddia ve karşı delillerle ilgilenir.

Bir sanığın iyi bir insan olması, geçmişte yararlı işler yapması veya seçim kazanmış olması kendisine yöneltilen somut suçlamayı ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde, hakkında suçlama bulunması da geçmişte yaptığı bütün hizmetleri değersiz hâle getirmez. Hukuki muhakeme, kişiyi bütünüyle iyi veya bütünüyle kötü ilan etmez. Belirli bir anda suç teşkil eden fiilin işlenip işlenmediğini araştırır.

Belediye başkanlarının halk tarafından seçilmiş olması önemlidir. Seçmen iradesine saygı gösterilmeli ve seçilmiş yöneticilerin görevden uzaklaştırılması sıradan bir idari işlem hâline getirilmemelidir. Ancak, seçilmiş olmak da ceza hukuku bakımından dokunulmazlık sağlamaz. Seçim kazanmak, kamu kaynağını sınırsız kullanma veya suç işlendiğine dair ciddi iddialar karşısında hesap vermeme hakkı vermez.

Demokrasi yalnızca seçimden ibaret değildir. Demokrasi, seçilenlerin hukukla bağlı olması ve kamu kaynaklarını nasıl kullandıkları konusunda hesap vermesi anlamına da gelir. “Beni halk seçti” sözü, hukuka bağlı demokratik bir sistemde “Beni kimse soruşturamaz” anlamına gelemez. Bununla beraber, seçilmiş kişilerin soruşturulması sırasında ölçülülüğe özellikle dikkat edilmelidir. Soruşturmanın kendisi cezaya dönüştürülmemeli, kamuoyunda peşin mahkûmiyet oluşturacak yöntemlerden ve işlemlerden kaçınılmalıdır.

CHP’li belediyeler hakkındaki soruşturmaların en fazla tartışılan yönlerinden biri tutuklama uygulamalarıdır. Tutuklama, henüz suçluluğu kesinleşmemiş bir kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılması anlamına geldiği için istisnai bir tedbir olmalıdır. Kaçma, delilleri karartma, tanıklara baskı yapma veya suç faaliyetini sürdürme tehlikesi gibi somut gerekçeler bulunmadığı sürece tutuksuz yargılama esas alınmalıdır.

Bu ilke yalnızca CHP’liler için değil, herkes için geçerli olmalıdır. Bir AK Partili belediye başkanı hakkında aynı şartlar bulunmuyorsa onun da tutuklanmaması gerekir. Hukuki eşitlik, herkesin tutuklanması değil, aynı şartlarda aynı tedbirin uygulanmasıdır.

Muhalefetin “İktidar partisine mensup belediye başkanları tutuksuz yargılanırken CHP’liler neden tutuklanıyor?” sorusu, bu nedenle, tamamen değersiz değildir. Soruşturmaların sayısı kadar, kullanılan tedbirlerin niteliği ve ağırlığı da karşılaştırılmalıdır. Ancak, bu eleştiri yapılırken “Onlar da tutuklansın” anlayışına savrulmak doğru olmaz. Doğru talep, gereksiz tutuklamaların bütün sanıklar bakımından sona erdirilmesidir. Hukukta eşitlik, kötü uygulamanın herkese yayılması değil, doğru uygulamanın herkes için geçerli olmasıdır.

Hukukta Parti Kotası Olmaz

CHP’li belediyeler hakkındaki soruşturmalara karşı en sık dile getirilen itirazlardan biri şudur: “AK Partili belediyelerde hiç mi yolsuzluk yok? Neden yalnızca CHP’li belediyelere operasyon........

© Hür Fikirler