Q Dergilerde Yayın Yapma Mecburiyeti ve Akademik Değerlendirme Rejiminin Krizi
Metrik Fetişizmi, Yayın Oligopolü ve Bilimsel Hürriyet Üzerine Bir İnceleme
Prof. Dr. Atilla Yayla ORCID: https://orcid.org/0000-0002-8047-3128
Email: ayayla @medipol.edu.tr ve atillayayla @yahoo.com
Bu makale, akademik değerlendirmede Q1/Q2 dergi yayınının giderek akademik değerin başlıca ölçüsü haline gelmesini eleştirel biçimde incelemektedir. Dergi temelli metriklerin araştırma kalitesi hakkında sınırlı işaretler verebileceği kabul edilmekle birlikte, bu göstergelerin makalenin gerçek bilimsel katkısının yerine geçirilmesi problemli görülmektedir. Çalışma; metrik fetişizmi, yayın piyasasında oligopol, atıf manipülasyonu, ideolojik tek-tipleşme, Türkçe akademik üretimin değersizleşmesi ve öğretim-araştırma dengesinin bozulması gibi sorunları tartışmaktadır. Çin, İsviçre, Hollanda ve Birleşik Krallık örnekleri, sorumlu araştırma değerlendirmesi arayışlarının küresel bir eğilim haline geldiğini göstermektedir. Makale, Türkiye için Q dergi mecburiyetini sınırlandıran; nitel değerlendirmeyi, uzun vadeli etkiyi, öğretim başarısını, farklı kariyer yollarını ve doçentlik/profesörlük tezi gibi akademik derinliği artırabilecek araçları dikkate alan çoğulcu bir model önermektedir. Temel amaç, akademik yayını reddetmek değil, yayın göstergelerini bilimsel hürriyet, mahalli katkı ve uzun vadeli entelektüel etki ile dengeleyen daha adil bir değerlendirme zemini aramaktır.
Anahtar Kelimeler: Q dergiler; akademik değerlendirme; araştırma değerlendirme reformu; bibliyometri; akademik özgürlük; yayın oligopolü; atıf manipülasyonu; üniversite sıralamaları; öğretim başarısı.
This article critically examines the growing tendency to treat publication in Q1/Q2 journals as the primary measure of academic value. While journal-based metrics may provide limited signals about visibility and selectivity, they cannot substitute for the actual scholarly contribution of individual works. The article discusses metric fetishism, the oligopolistic structure of academic publishing, citation manipulation, intellectual and ideological conformity, the marginalization of local-language scholarship, and the imbalance between teaching and research expectations. Cases from China, Switzerland, the Netherlands and the United Kingdom show that responsible research assessment has become an international reform agenda. The article argues that Turkey should not reject indexed journals altogether, but should limit the dominance of Q-journal requirements. It proposes a pluralistic model based on qualitative assessment, long-term intellectual impact, teaching performance, differentiated academic career paths, and the possible reintroduction of associate professorship and professorship theses as instruments of deeper local academic engagement.
Keywords: Q journals; academic assessment; research evaluation reform; bibliometrics; academic freedom; publishing oligopoly; citation manipulation; university rankings; teaching performance.
1. Giriş: Akademik Yayın Gerekir, Fakat Akademi Yayın Puanına İndirgenemez
Akademisyenlik, mahiyeti itibarıyla araştırma, düşünme, yazma, öğretme ve bilimsel tartışmaya katılma mesleğidir. Üniversite hocasının yalnızca ders anlatan bir memur, yalnızca sınav yapan bir görevli veya yalnızca kurumsal prosedürleri yerine getiren bir personel olarak görülmesi yanlıştır. Akademik meslek, bilgi üretme ve aktarma sorumluluğunu içerir. Bu sebeple akademisyenden yayın beklenmesi meşrudur. Üniversite, hocasından bilimsel üretim istemekte haklıdır. Ancak akademisyenden yayın istemek ile akademik hayatı belirli indekslerde ve belirli çeyrek dilimlerde yer alan dergilerde makale yayımlama zorunluluğuna indirgemek aynı şey değildir.
Son yıllarda Türkiye’de ve dünyada akademik değerlendirme sistemleri giderek daha fazla sayısallaştırılmıştır. Yayın sayısı, atıf sayısı, etki faktörü, h-indeksi, Q1 ve Q2 dergi yayını gibi göstergeler, akademik performansın ölçülmesinde merkezi araçlar haline gelmiştir. Bu araçların tamamen faydasız olduğu söylenemez. Bibliyometrik göstergeler, araştırma alanlarının görünürlüğü, dergilerin atıf performansı ve bilimsel iletişim ağlarının izlenmesi bakımından yardımcı olabilir. Fakat bu göstergeler akademik muhakemenin yerine geçtiğinde ciddi problemler doğar. Ölçülebilir olanın değerli, ölçülemeyenin değersiz sayıldığı bir akademik kültür, bilimin tabiatına aykırıdır. Leiden Manifestosu’nun ilk ilkelerinden biri de nicel göstergelerin nitel uzman değerlendirmesini desteklemesi, fakat onun yerine geçmemesi gerektiğidir (Hicks vd. 2015: 429-431).
Bu makalenin temel tezi şudur: Q dergilerde yayın yapmak kendi başına kötü veya değersiz değildir; problem, Q dergi yayınını akademik değerin neredeyse tek ölçüsü haline getiren değerlendirme rejimidir. Bir makalenin Q1 veya Q2 dergide yayımlanmış olması onun kalitesi hakkında bir işaret verebilir; fakat bu işaret nihai hüküm değildir. Aynı şekilde bir makalenin daha düşük görünürlüklü bir dergide, yerel bir akademik mecrada veya Türkçe olarak yayımlanması onun değersiz olduğunu göstermez. Akademik değer, yalnızca yayının nerede çıktığıyla değil, ne söylediği, nasıl söylediği, hangi problemi çözdüğü, hangi tartışmayı açtığı ve uzun vadede nasıl bir etki bıraktığıyla ilgilidir.
Bu mesele özellikle sosyal bilimler ve beşeri bilimlerde daha da önemlidir. Tıp, mühendislik veya biyoloji gibi alanlarda atıf döngüleri, yayın biçimleri ve araştırma ekipleri ile tarih, hukuk, siyaset bilimi, felsefe, iktisat ve sosyoloji gibi alanların yayın kültürü aynı değildir. Bir tarihçinin yıllarca arşiv çalışması yaparak ortaya koyduğu kitap, bir hukukçunun yerel mevzuat ve uygulamaya dair derinlikli incelemesi, bir siyaset bilimcinin ülkesinin siyasi kültürünü anlamaya çalışan Türkçe çalışması veya bir felsefecinin kavramsal analizi, sırf Q1/Q2 dergide makale olarak çıkmadığı için ikincil değerde görülemez. DORA’nın temel uyarısı da bu bağlamda önemlidir: Journal Impact Factor gibi dergi temelli metrikler, tek tek makalelerin niteliğinin, araştırmacı katkısının veya işe alma-yükseltme kararlarının ikamesi olarak kullanılmamalıdır (DORA 2013: General Recommendation 1).
Bu makale, akademik değerlendirmede Q dergi mecburiyetinin doğurduğu problemleri ele alacak; sorumlu araştırma değerlendirmesi konusunda Çin, İsviçre, Hollanda ve Birleşik Krallık örneklerinden yararlanacak; atıf manipülasyonu ve yayın oligopolü sorunlarını tartışacak; akademik yayın süreçlerinde ideolojik tek-tipleşme ihtimaline dikkat çekecek; nihayet Türkiye için daha dengeli bir model önerecektir. Burada savunulan görüş, akademik değerlendirmede ölçülerin tamamen terk edilmesi değildir. Aksine, ölçülerin yardımcı ve sınırlı araçlar olarak kullanılması; fakat akademik değerin yerini almaması gerektiğidir.
2. Q Dergi Rejimi, Metrik Fetişizmi ve Ölçü-Değer Karışıklığı
Q1, Q2, Q3 ve Q4 gibi kategoriler, dergilerin belirli alanlarda atıf performansı veya benzeri göstergelere göre sıralanması sonucunda ortaya çıkar. Bir derginin alanındaki üst çeyrekte yer alması onun Q1, sonraki çeyrekte yer alması Q2 gibi sınıflandırılması anlamına gelir. Bu sınıflandırma, dergiler arasında belirli bir karşılaştırma yapmaya imkân sağlar. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Q sınıflandırması esasen dergiye ilişkindir, tek tek makalelerin niteliğine ilişkin nihai bir hüküm değildir.
Bu ayrım çoğu zaman gözden kaçırılır. Bir derginin yüksek atıf ortalamasına sahip olması, o dergide yayımlanan her makalenin yüksek nitelikli olduğu anlamına gelmez. Tersine, daha düşük etki faktörlü bir dergide yayımlanan bir makale de teorik, metodolojik veya tarihsel bakımdan önemli olabilir. Akademik değerlendirmede yapılan en büyük hatalardan biri, derginin prestijini makalenin değerinin yerine geçirmektir. Bu, bilimin kendisini değil, bilimin dolaşıma girdiği piyasayı ölçmektir.
Dergi temelli değerlendirme, makale ile mecra arasında hatalı bir özdeşlik kurar. Elbette iyi dergiler daha titiz hakemlik yapabilir, daha güçlü editöryal süzgeçlere sahip olabilir ve bazı alanlarda kalite sinyali verebilir. Ancak bu tür sinyaller bir ihtimal meselesidir, kesin hüküm değildir. Dergi düzeyindeki ortalama atıf performansı, makale düzeyindeki özgün katkı hakkında ancak dolaylı fikir verebilir. Bu nedenle DORA, dergi temelli metriklerin araştırmacı ve makale değerlendirmesinde vekil ölçü olarak kullanılmasına karşı çıkar (DORA 2013: Recommendation 1). Leiden Manifestosu da değerlendirme kriterlerinin alanların ve kurumların araştırma misyonlarına uygun kurulması gerektiğini vurgular; yerel olarak anlamlı araştırmaların korunması gerektiğini ayrıca belirtir (Hicks vd. 2015: 429-431).
Bu ayrım Türkiye açısından hayati önemdedir. Türkiye’de Q1 veya Q2 yayın, çoğu zaman akademik yükseltme dosyasının en güçlü unsuru olarak görülmektedir. Bu durum, akademisyeni makalesinin içeriğinden çok yayımlandığı derginin indeks statüsüne odaklanmaya iter. Oysa akademik değerlendirme, dosyadaki çalışmaların gerçekten okunmasını, katkılarının tartışılmasını ve adayın bilimsel şahsiyetinin değerlendirilmesini gerektirir. Dergi adı, bu değerlendirmeye yardımcı olabilir; fakat değerlendirmenin kendisi olamaz.
Ölçü ile değer arasındaki karışıklık sadece teknik bir sorun değildir; ahlâki ve kurumsal sonuçlar doğurur. Akademik kariyerde sayılar belirleyici hale geldiğinde, değerlendirme yapan kurumlar kendi muhakeme sorumluluklarını metriklere devretmiş olur. Böylece akademik jürinin veya üniversite yönetiminin asli görevi olan nitel değerlendirme zayıflar. Kurum, “bu kişi ne söylemiş, hangi problemi çözmüş, hangi literatüre nasıl katkı yapmış?” sorusunu sormak yerine “kaç Q1 yayını var?” sorusuna sıkışır. Bu ise akademik aklın bürokratikleşmesidir.
Bu nedenle Q dergi rejimine yöneltilecek eleştiri, “hiçbir ölçü kullanılamaz” şeklinde anlaşılmamalıdır. Esas itiraz, ölçünün değerin yerine geçirilmesinedir. Akademik kalite, dergi sıralamasıyla bağlantılı olabilir; fakat ona indirgenemez. Hakiki akademik değer, çoğu zaman uzun vadeli bir değerlendirme gerektirir. Bir makalenin yayımlandığı anda kaç atıf alacağı, hangi dergide çıktığı veya hangi indekslerde göründüğü önemlidir; fakat bunlar çalışmanın nihai kaderini belirlemez. Bilim tarihinde ilk anda görmezden gelinen, hatta akademik disiplinin dışına çıkmış görülen çalışmaların daha sonra ekol kurucu hale geldiği çoktur.
Metriklerin akademik hayatta merkezi hale gelmesi, sadece ölçme tekniğiyle ilgili bir mesele değildir; akademik davranışı dönüştüren kurumsal bir teşvik sistemidir. Bir ölçü hedef haline geldiğinde, aktörler o hedefe ulaşmak için davranışlarını değiştirirler. Bu durum genellikle Goodhart yasasıyla ifade edilir: Bir gösterge hedef haline geldiğinde iyi bir gösterge olmaktan çıkar (Strathern 1997: 308). Akademik dünyada da benzer bir süreç yaşanmaktadır. Yayın sayısı, atıf sayısı veya Q dergi yayını akademik performansın asli hedefi haline getirildiğinde, akademisyenler bilgiyi geliştirmekten ziyade bu göstergeleri yükseltmeye yönelir.
Bu dönüşümün bir sonucu araştırma gündeminin bozulmasıdır. Akademisyen, hangi sorunun bilimsel olarak önemli olduğunu değil, hangi konunun daha kolay yayımlanabileceğini düşünmeye başlar. Moda konulara yönelme artar. Metodolojik olarak gösterişli fakat kavramsal olarak zayıf çalışmalar çoğalabilir. Veri bulunması kolay, hızlı makale üretmeye elverişli, literatürde kabul görmüş çerçevelere uygun konular tercih edilir. Uzun soluklu arşiv çalışmaları, sahici teorik yenilikler, yerel ama derin problemler ve riskli entelektüel girişimler geri plana düşer. Fire ve Guestrin’in geniş veri setlerine dayalı çalışması, akademik yayın metriklerinin hedef haline geldikçe manipülasyon ve aşırı optimizasyon risklerine daha açık hale geldiğini gösterir (Fire ve Guestrin 2019: 1-3).
Bir diğer sonuç yayınların parçalanmasıdır. Akademik yükseltme sistemi nicelik üzerinden çalıştığında, araştırmacılar bir büyük çalışmayı birkaç küçük makaleye bölmeye teşvik edilir. Bu durum literatürde “salami slicing” olarak adlandırılır. Bir araştırmanın doğal bütünlüğü parçalanır; her parça ayrı yayın puanı olarak sunulur. Böylece yayın sayısı artar, fakat bilimsel derinlik her zaman artmaz. Aynı problem, aşırı ortak yazarlık, gereksiz yayın tekrarı ve literatürde aynı fikrin küçük varyasyonlarla çoğaltılması gibi sonuçlar da doğurabilir.
Mühim bir sonuç akademik zamanın tahrip edilmesidir. İyi bir akademik çalışma zamana ihtiyaç duyar. Düşünmek, okumak, tartışmak, saha çalışması yapmak, arşiv taramak, kavramları olgunlaştırmak, karşı görüşlerle hesaplaşmak ve metni defalarca yeniden yazmak gerekir. Buna karşılık performans baskısı akademisyeni sürekli çıktı üretmeye zorladığında, düşünme zamanı daralır. Akademik hayat, fikrî olgunlaşmanın değil, yayın takviminin ritmine göre işlemeye başlar. Bu durumda makale yazmak hakikat arayışının parçası olmaktan ziyade kurumsal zorunluluğun nesnesi haline gelir.
Dördüncü sonuç ise akademik şahsiyetin zayıflamasıdır. Akademisyen, kendi entelektüel yolunu izleyen bir fikir insanı olmaktan çıkar; kurumların ve metriklerin beklediği profili üretmeye çalışan bir kariyer aktörüne dönüşür. Elbette akademisyenin kariyerini düşünmesi meşrudur. Ancak, akademik hayatın tamamı kariyer stratejisine indirgenirse, üniversitenin ruhu zedelenir. Üniversite, yalnızca puan toplayan bireylerin rekabet ettiği bir bürokratik alan değil, hakikatin arandığı bir ilim ve fikir ortamı olmalıdır.
Bu noktada “metrik fetişizmi” kavramı açıklayıcıdır. Fetişizm, insan yapımı bir aracın insanın üzerinde güç kazanmasıdır. Akademik metrikler de başlangıçta yardımcı araçlardır; fakat zamanla akademisyenin kaderini belirleyen güçlere dönüşürler. İnsanlar makale yazmaz; Q puanı üretir. Düşünceler tartışılmaz; atıf skorları karşılaştırılır. Akademik dosyalar okunmaz; tablolar incelenir. Böyle bir ortamda ölçme araçları bilimi aydınlatmak yerine bilimin üzerine gölge düşürür.
Benzer bir problem üniversitelerin dünya çapındaki sıralamalarında da görülmektedir. Küresel üniversite sıralamaları, ilk bakışta kurumlar arasında karşılaştırma yapmayı kolaylaştıran araçlar gibi görünür; ancak hangi göstergelerin seçildiği, göstergelere hangi ağırlıkların verildiği, itibar anketlerinin nasıl çalıştığı, araştırma çıktılarının hangi veri tabanlarından çekildiği ve öğretim kalitesinin ne ölçüde gerçekten ölçülebildiği tartışmalıdır. EUA’nın küresel sıralamalar raporu, bu sıralamaların metodolojilerini ve yükseköğretim politikaları üzerindeki etkilerini dikkatle analiz etme ihtiyacına işaret eder (Rauhvargers 2011: 11-17). Fauzi de üniversite sıralamalarında tek boyutluluk, istatistiksel sağlamlık sorunları, kurum büyüklüğü ve alan bileşimine aşırı bağımlılık gibi metodolojik kusurlara dikkat çeker (Fauzi 2020: 96-101). Dolayısıyla, Q dergi metrikleriyle ilgili ihtiyat, üniversite sıralamaları için de geçerlidir: Sıralama bir gösterge olabilir, fakat üniversitenin eğitim, araştırma, toplumsal katkı ve entelektüel iklim bakımından gerçek değerinin yerine geçmemelidir.
3. Yayın Piyasasında Oligopol, Bilginin Ticarileşmesi ve Metrik Manipülasyonu
Q dergi rejiminin arkasında yalnızca akademik kurumların değerlendirme tercihleri yoktur; aynı zamanda büyük bir yayın piyasası ve veri tabanı ekonomisi vardır. Akademik yayıncılık, özellikle son otuz yılda yüksek derecede yoğunlaşmış bir piyasa yapısı kazanmıştır. Larivière, Haustein ve Mongeon, Web of Science kapsamındaki milyonlarca yayına dayanan çalışmalarında akademik yayıncılıkta büyük yayınevlerinin payının özellikle sosyal bilimlerde ve bazı doğa bilimlerinde dikkate değer biçimde arttığını göstermiştir (Larivière vd. 2015: 1-15). Türkiye’de bu meseleye dikkat çeken güncel yazılardan biri Serkan Dilek’in “Bilgi Bedava, Yayın Paralı: Akademik Dünya ve Oligopol” başlıklı yazısıdır; Dilek, akademik dergi piyasasındaki yoğunlaşmayı ve akademisyen emeği ile yayıncı kârı arasındaki dengesizliği açık biçimde tartışmaktadır (Dilek 2026). Bu durum akademik yayıncılığın sadece bilimsel iletişim değil, aynı zamanda ekonomik güç ve piyasa yoğunlaşması meselesi olduğunu gösterir.
Bu yapının çarpıcı bir paradoksu vardır. Araştırmaların önemli bir kısmı kamu kaynaklarıyla finanse edilir; akademisyenler makalelerini çoğu zaman ücretsiz yazar; hakemlik ve editörlük emeği büyük ölçüde karşılıksızdır. Üniversiteler ise aynı yayınlara erişmek için yüksek abonelik bedelleri öder. Dilek’in de vurguladığı üzere, bilginin üretiminde akademisyenin ve kamunun emeği merkezi iken, bilginin ticari dolaşımında büyük yayıncıların belirleyici hale gelmesi ciddi bir adalet ve verimlilik problemi doğurmaktadır (Dilek 2026). Böylece bilgi üretiminin maliyeti büyük........
