Ben, Domates – Tarladan Sofraya Domatesin Trajikomik Macerası
Evet, yanlış duymadınız. Ben bir domatesim. Fiyatım yükseldiğinde televizyonlarda “ulusal mesele” olurum; düştüğünde ise sessizce salatanıza karışırım. Arada bir de şu olur: Etiketime bakıp iç geçirirsiniz, sonra beni değil de “domatesin fiyatını” satın alır gibi konuşursunuz. Kimi zaman beni bir gıda maddesi olarak değil, bir ahlâk sınavı olarak görürsünüz. Sanki ben, insanın içindeki iyiyle kötünün ortaya çıkartan kırmızı bir turnusol kâğıdıyım.
Oysa ben, sizin görmediğiniz uzun bir yolculuğun sonunda raflara ulaşan sıradan bir tarım ürünüyüm. Sıradanım; ama hikâyem sıradan değil. Çünkü benim hikâyem, riskin, maliyetin, iş bölümünün, kârın, bilginin ve insan psikolojisinin hikâyesidir. Üstelik bu hikâye her gün yeniden yazılır: Bir gün yağmur gecikir, bir gün dolu vurur, bir gün mazot fiyatı artar, bir gün talep birden fırlar. Siz akşam eve giderken markete uğrayıp “bugün domates kaç lira?” diye sorarken, ben çoktan on farklı kararı, on farklı riski, on farklı masrafı üstümde taşırım.
Önce küçük bir tarih dersi. Ben bir zamanlar “zehirli” diye damgalandım. Avrupa’da ilk günlerimde sofraya konmak yerine bahçelerde süs bitkisi oldum. Bazı akrabalarım gerçekten toksikti; ama hangimizin zararlı, hangimizin yenilebilir olduğunu belirleyen şey bir kurul kararı değildi. İnsanlar denedi, yanıldı, ayıkladı, ıslah etti, geliştirdi. Kötü olanlar elendi, iyi olanlar seçildi. Benim “yenebilir” hâle gelmemin arkasında, emir-komuta değil; deneme-yanılma, merak ve gündelik hayatın binlerce küçük gözlemi vardı. Bilgi, bir merkezden inmedi; hayattan çıktı.
Bugün beni sofranıza getiren süreç de aynı mantıkla işler: Birileri risk alır, birileri maliyet üstlenir, birileri iş görür, birileri fireyi taşır, birileri koordinasyon kurar. Ve bu zincirin çalışması için herkesin hayatta kalması gerekir. Hayatta kalmanın adı da çoğu zaman kârdır. Kârı konuşunca yüzler ekşir; ama kâr olmayınca raflar boşalınca da aynı yüzler daha çok ekşir. Ben buna “kâr fobisi, kıtlık terapisi” diyorum. İnsanın ilacı bazen düşüncedir; ama düşünceyi sevmeyenler, kıtlığı bir tür öğretmen olarak seçer.
Dalımdayken romantiktim. Koparıldığım an ekonomik olmaya başladım.
Tohum satın alınır. Gübre alınır. İlaç alınır. Sulama için su ve elektrik harcanır. Traktör çalışır, mazot yanar. İşçi gelir; kasa taşır, çapalar, toplar. Çiftçi bir yatırım kararı verirken gökyüzüyle de bir sözleşme imzalar: “Olur da don vurursa, dolu yağarsa, hastalık yayılırsa, sel baskını olursa…” diye başlayan bir sözleşme. Bu sözleşmenin altındaki imza, her yıl yeniden atılır. Çünkü tarım hayatı, sadece emek değil; belirsizlikle imzalanmış bir sözleşmedir.
Ama asıl mesele, benim üretildiğim yerle tüketildiğim yer arasındaki uçurumdur. Tarladaki üreticinin şehre doğrudan erişimi her zaman yoktur. Her çiftçinin soğuk hava deposu, kamyon filosu, hal giriş kartı, büyük marketlerle kontratı olmaz. Çoğu durumda, bilhassa hasat zamanında, nakit ihtiyacı vardır: İşçiye ödeme, gübre borcu, mazot borcu… Bu yüzden her çiftçi ürününü elinden çabuk çıkarıp paraya dönüştürmek ister. İşte bu noktada aracı dediğiniz aktör ortaya çıkar. Siz “aracı olmasa her şey ucuzlar” diye düşünürsünüz; ama aracı bazen sadece “aracı” değil, aynı zamanda finansmancıdır, lojistikçidir, depocudur, risk üstlenicidir.
Ben tarlada 6 liraya satıldım diyelim. Satın alan ilk toplayıcı (bazı yerlerde komisyoncu, bazı yerlerde tüccar, bazı yerlerde toptancı) beni alır. Bu kişi beni tarladan çıkarmak için kasa getirir, işçileri organize eder, kamyon ayarlar. Bazen aynı gün birkaç tarlayı dolaşır; bazen de bir iki gün içinde yeterli miktarı toparlayana kadar beni bekletir. Bu bekleyiş bile masraflıdır: Güneş vurur, nem değişir, çatlama riski artar. Bir de gerçeği söyleyeyim: Tarlada beklemek, romantik değildir. Ben dalımda beklemeyi severim; kasada beklemek ise ceza gibidir.
Sonra küçük depo gelir. Küçük depoda ayıklama yapılır. Benim gibi “güzel” görünenler ayrılır; “biraz yorgun” görünenler geriye bırakılır. Siz rafta yalnızca “güzel” olanı gördüğünüz için, ayıklamanın maliyetini görmezsiniz. Oysa ayıklama, aslında bir kalite kontrol faaliyetidir. Kalite kontrol demek emek demektir. Emek demek maliyet demektir.
Ayıklanan ürünlerin bir kısmı fire olur. Fire bazen doğal çürümedir, bazen ezilmedir, bazen de seçiciliktir. Siz “ben kusursuz domates isterim” dediğiniz anda fire oranını yükseltirsiniz. Fire oranı yükselince, hayatta kalan domateslerin maliyeti artar. Bu cümle kulağa acı gelebilir ama doğru: Kusursuzluk talebi, maliyet üretir.
Küçük depodan sonra daha büyük bir depoya geçerim. Bu daha büyük depoda daha çok ürün birikir. Birikir çünkü nakliye, özellikle şehirler arası nakliye, ölçek ister. Kamyonu yarım doldurup yola çıkmak pahalıdır. Biriken ürün, bir yandan “stok” diye görülür; ama diğer yandan “taşıma verimliliği”dir. Yani beklemenin amacı çoğu zaman “pahalı satmak” değil, “makul maliyetle taşımak”tır. Tabii ki bazıları fiyatın artacağını öngörür ve bekler. Buna da kızarsınız. Ama o bekleyişin riskini de çoğu zaman unutursunuz: Fiyat artmazsa zarar eder. Ürün bozulursa zarar eder. Yani “beklemek” de bedava bir oyun değildir.
Sonra kamyon yolculuğu başlar. Kasalara doldurulurum. Üst üste. Sırt sırta. Alt kasada ezilen bendim. Üstteki kuzenlerim aristokrattı; ben ise alt sınıf domatestim. Kasanın alt katında hayat serttir: Üstünüzde ağırlık, yanınızda çürük, önünüzde yol, arkanızda da “acele edin” diye bağıran bir görevli olur.
Kamyon 600 kilometre sallanır. Yol sadece mesafe değildir; yol masraftır. Mazot yandı. Şoförün emeği, sigortası, dinlenme süresi, bakım masrafı, lastik, amortisman… Otoyol geçişi, köprü parası… Bunların hepsi, siz kasiyere “Bu ne ya!” demeden önce benim üstüme yazılan satırlardır. Dahası, kamyonun bir de fırsat maliyeti vardır: Kamyon bu işi yaparken başka iş yapamaz. Siz “bu nakliye işi zaten yapılır” sanırsınız; ama bir kamyonun günleri sınırlıdır, bir şoförün saatleri sınırlıdır. Kısıtlı kaynak, maliyet doğurur.
İstanbul’a geldik. Bu noktada yeni bir dünyanın içine girerim: Hal. Hal dediğiniz yer, bir şehirde sebze-meyvenin damar sistemi gibidir. Halin kendisinin işletme maliyeti vardır: yer tahsisi, kira, işçilik, güvenlik, temizlik, vergi ve harçlar. Halde ürün hızla döner; ama hızlı döndükçe fire riski de artar. Çünkü hız, dikkat ister. Dikkat emek ister. Emek maliyet ister.
Halden sonra bazı ürünler büyük zincir marketlerin depolarına gider. Bu depoların soğuk zinciri vardır. Soğuk zincir, yalnızca “lüks” değildir; bazen “çürümenin freni”dir. Soğutma enerji tüketir. Enerji pahalılaşınca soğuk zincir pahalılaşır. Soğuk zincir pahalılaşınca maliyet ürün fiyatına yansır. “Domates neden pahalı?” sorusunun bazen cevabı, domatesin kendisinde değil; onu serin tutan elektrik faturasındadır.
Bazı ürünler ise semt pazarlarına, manavlara, küçük perakendecilere gider. Orada da masraf bitmez: Tezgâh kirası, günlük yer parası, çalışan, poşet, zayiat… Siz pazarda domatese dokunup “hmmm” dersiniz. Dokunmanız bile maliyet yaratır: Her dokunuş, her sıkma, her “bir bakayım” bir domatesi biraz daha yorar. Yorgun domates, daha çabuk bozulur. Bozulan domates, fire olur. Fire, fiyatı yükseltir. Yani pazarda benim kaderim, bazen sizin parmak uçlarınızdadır.
Bu arada talep dediğimiz şey sabit bir taş değildir; dalgalıdır. Bayram öncesi talep artar. Okullar açılınca ev içi tüketim değişir. Bir dizide menemen sahnesi görürsünüz, ertesi gün “menemen krizi” olur. (Şaka ediyorum… ama tamamen de etmiyorum.) Talep artınca fiyat yükselir. Talep düşünce fiyat düşer. Sizin “ahlâk” dediğiniz şey, çoğu zaman “dalga”dır.
Bir de hava olaylarının etkisi var. Dolu vurur, üretim azalır. Sera baskını olur, ürün gider. Hastalık yayılır, verim düşer. Yağmur çok olursa çatlama artar. Sıcak çok olursa yumuşama artar. Kısacası ben, hava ile konuşan bir ürünümdür. Hava ile konuşan ürünün fiyatı da hava gibi değişkendir. Siz havaya kızmadığınız için bana kızarsınız. Ben hava kadar güçlü değilim; üzerime yüklenmek daha kolay.
Sonunda İstanbul. Raf. Işık. Etiket: 25 lira.
İşte tam o anda, benim üzerime ideoloji yağar. Bir anda “sebze” olmaktan çıkar, “toplumsal adalet” simgesine dönüşürüm. Fiyatım, bir yandan “hayat pahalılığı”nın kanıtı; bir yandan da “tüccar ahlâksızlığı”nın belgesi sayılır. Ben ise rafın üzerinde, etiketimin altında sessizce durur ve içimden şunu söylerim: “Keşke bana bir mikrofon verseniz de konuşsam.”
Tam burada, yani benim fiyatım bir etikete dönüştüğü yerde, siz genellikle “tek bir sebep” ararsınız. Çünkü insan zihni basit hikâyeleri sever. “Şu oldu, bu yüzden pahalı.” Oysa ben, tek bir sebebin değil, birçok sebebin üst üste bindiği bir denklemim. Beni pahalı yapan bazen mazottur, bazen doludur, bazen işçiliktir, bazen de sadece mevsimdir.
Mevsim demişken: Benim yaz domatesi hâlim vardır, bir de kışın “sera çocuğu” hâlim. Yazın güneş daha cömerttir; üretim artar; maliyetler nispeten gevşer; ben de çoğu zaman ucuzlarım. Kışın ise ısıtma, aydınlatma, örtü,........
