Hedef, ‘Terörsüz Türkiye'den, ‘terörsüz bütün Müslüman coğrafyaları'na; inşaallah...
Başkan Tayyib Erdoğan'ın yıllardır, söyledikleri aynı.. 'Türkiye'nin güneyinde bir başka devlet kurulmasına -bedeli her ne olursa olsun- asla izin vermeyeceğiz..'
Bu sözün bir blöf ve temelsiz korkutma olmadığının anlaşılması lâzım.. Bazıları bunun bir 'kuru-sıkı' tehdit olduğunu sanabilirler. Ama, Başkan Erdoğan'ın, yapamayacağını söylememenin bir inanç umdesi olduğunu bildiğini bilenler, bu ikaz ve ihtarın, Türkiye'nin, 'bıçağın kemiğe dayandığı' noktasına geldiğinin canhıraş bir ikaz, ihtar ve feryadı olduğunu anlarlar. Çünkü, izin verilmesi halinde, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında, sadece Avrupa'da bile, kitlelerin birbirleriyle nasıl boğuştuklarına, 50 milyonu aşkın insanın nasıl eriyip gittiklerine bakmak gerekir. Elbette o büyük felaketlerden Müslüman coğrafyaları da almışlardır, paylarını..
Başkan Erdoğan'ın konuşmasında işaret ettiği konunun, Türkiye'nin, özellikle de Ağustos-1984'de, (o zaman Siirt'e, bugün Şırnak iline bağlı olan) Eruh ilçesinde sabahın alacakaranlığında başlatılan 'silâhlı kalkışma ve ayaklanma' teşebbüsünün, ülkeye çok pahalıya mal olduğunu hatırlatmaya gerek bile yok..
Ülke halkının bir bölümünden ve devlet güçlerinden on binlerce insanı hayattan koparan ve on binlerce ev ve ziraat alanlarını yok eden o 'silâhlı isyan' teşebbüsünün arkasında filan ülke veya güçlerin olduğu ifade edilince, o ateşin uzağında olanların bu gibi iddiaları hafife aldıkları, her zaman karşılaşılan bir durumdur.
Ama, 'jeo-politik' durumu itibariyle son derece hassas bir noktada bulunan Türkiye'nin her durumda 'düşmansız olamayacağı' açıktır ve tarih de bunun şahididir ve bu gibi fitne ateşinin tutuşturulmak istenişinde emperial güç odaklarının olmadığını düşünmek, en hafifinden, bir gaflet ve dünyayı okuyamama halidir.
Çünkü, Osmanlı'nın 6 asırdan fazla süren hâkimiyetinden sonra emperial ve şeytanî güçlerin benzer bir güçle tekrar karşılaşmak istemeyişlerinde şaşılacak bir durum yoktur.. Hele de, 'jeo-politik' durumdan istifade etmek isteyen her güç odağının ve yabancı gücün ilgi ve iştahını kabartan bir İstanbul ve Anadolu coğrafyası, tarih boyunca elde bulundurulmak için özel çabaları ve savaşları gerekli gören güç odaklarının devamlı ilgi alanında olmuştur.
Bu 'jeo-politik' durumun öncesine aid dersler elbette çıkarılmalıdır, çıkarılır. Ama, asıl önemli olanı, bu noktaya nasıl gelindiğinin anlaşılmasıydı..
Çünkü aynı inanç etrafında bir İslam Milleti olan halk topluluklarının tarihteki güçlerini bir daha ele geçirmemeleri için, dil ve etnik köken, kavmiyet, mezheb, yöre ve mahallî âded farklılıkları yüzünden, birbirlerine düşman edilmeleri; emperial güçlerin hele de 1789- Fransız İhtilali'nden sonra geliştirdikleri bir savaş yöntemi olmuştur.
Özellikle Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasından bu yana ortaya çıkan durum, savaş tekniklerinden öte 'savaş stratejileri'nin anlaşılmasını gerektirmektedir. Evet, Birinci Dünya Savaşı'na, Osmanlı Devleti girmeliydi,- girmemeliydi..' gibi konular hâlâ da tartışılır ve hâlâ da birileri suçlanır ve birileri yüceltilir; ama, savaş sonrasında elde kalan coğrafyada kurulan sistem, o dünya savaşından çok öncelerde emperial güç merkezlerinde asırlardır hesab edilen bir düzenlemeydi: 'İslam dünyasının kendileri için bir tehlike odağı olmak ihtimalinin uzaklaştırılması..',........
