Raskolnikov'un rüyası veya iki Dostoyevski
Bu yazının başına oturduğumda bir süre debelenerek “Suç ve Ceza” romanının kahramanı Raskolnikov’u tek cümlede tanımlamaya çalıştım önce. İçinde “cinayet”, “katil”, “tefeci kadın”, “vicdan azabı” gibi kelimelerin geçtiği birkaç cümle kurdum ama hiçbirisi; bir yazarın hayal ürünü, 1866 yılında romanın yayınlanmasıyla birlikte doğmuş ve bu yıl 160 yaşına girmiş olan, dünyanın neresine giderseniz gidin oranın sokaklarında karşınıza çıkacak Raskonikov’u; İtalyan yazar Cesare Pavese’nin “Yaşama Uğraşı” adlı kitabından alınma “Kötü bir davranış yüzünden pişmanlık duyduğumuz zaman, bizi tedirgin eden başkalarına verdiğimiz zarar değil, bunun bize getirdiği rahatsızlıktır,” cümlesi kadar iyi anlatamazdı, o halde başka cümle kurmama gerek yok dedim ve vazgeçtim onu tanımlayacak yeni bir cümle kurmaktan.
Romanı okuyanlar bilir, devamlı terleyip durur Raskolnikov, rahatsızdır. Bir süre sonra yazarın üstün yeteneğine o kadar kaptırırız ki kendimizi katilin yakalanma “ihtimali” karşısında biz de terlemeye başlarız, aynı tedirginlik bize de geçer. Yakayı ele versin istemeyiz, hatta sempati bile duymaya başlarız Raskolnikov’a.
İşte bu karabasanlar içinde Raskolnikov bir gece bir rüya görür, romandan aktarıyorum:
“Tüm dünyanın Asya'nın derinliklerinden Avrupa'ya gelen korkunç, yeni ve tuhaf bir pandemiye mahkûm edildiğini hayal etti. Seçilen çok azı dışında herkes yok olacaktı. Bazı yeni tür mikroplar insanların bedenlerine saldırıyordu ama bu mikroplara akıl ve irade bahşedilmişti. Onların saldırdığı insanlar hemen deli ve öfkeli hale geliyorlardı. Ama bu insanlar kendilerini entelektüel ve mutlak gerçeğe sahip olarak gördüler; kararlarını, bilimsel sonuçlarını, ahlaki inançlarını yanılmaz gördüler. Bütün köyler, bütün kasabalar ve halklar enfeksiyondan deliye döndü. Herkes çok heyecanlıydı fakat hiç kimse birbirini anlayamıyordu. Her biri gerçeği bildiğini ve diğerlerine bakarak perişan olduğunu düşünüyordu, göğüslerine vurarak ağlıyor ve ellerini ovuşturuyorlardı. Nasıl yargılayacaklarını bilmiyorlardı ve neyin kötü, neyin iyi olduğu konusunda anlaşamıyorlardı; kimi suçlayacaklarını, kimi haklı çıkaracaklarını bilmiyorlardı. İnsanlar anlamsız bir inatla birbirlerini öldürdüler… Yangınlar ve kıtlık vardı. Tüm insanlar ve her şey yıkıma karıştı. Pandemi yayıldı ve daha da ileri gitti. Tüm dünyada sadece birkaç insan kurtarılabilirdi. Onlar, yeni bir yaşam kurmaya, dünyayı yenilemeye ve arındırmaya mukadder seçilmiş kişilerdi ama kimse bu insanları görmemişti, hiç kimse onların sözlerini ve seslerini dahi duymamıştı.”
Raskolnikov bu rüyayı gördüğünde ve Dostoyevski onun rüyasını yazdığında tarih 1866’dır. Henüz 18 ayda 50 milyon insanı öldüren pandeminin, İspanyol gribinin çıkmasına 52 sene, en son Covit-19 salgınına da 153 yıl var.
Raskolnikov’un bu rüyası, bizim anladığımız anlamda bir pandeminin habercisi olan bir rüya değildir ama. Daha sonra yazdığı “Puşkin Konuşması”yla Birinci Cihan Harbinin gelmekte olduğunu otuz beş sene önce haber veren bir “kâhinin”, edebiyat dünyasında “peygamber mertebesine” ulaşmış bir büyük yazarın politik “öngörüsü” veya yeni bir dünya tasarımıdır. Zira Raskolnikov’un rüyasına soktuğu “pandemi” Asya’nın, yani Doğu’nun cehaleti, barbarlığıdır. Bu “pandemiyle” baş edecek tek “aşı” da Batı’nın Rusya’nın önderliğini kabul edip birlikte “ideal bir dünyayı” kurmalarıdır.
Dostoyevski’ye göre Asya, yani Doğu bir barbarlar yurdudur. Barbarların lideri de Osmanlıdır. Bu yüzden Türkler baş düşmandır.
Batı’dan yola çıkmış bir komünizm tehlikesi var, aynı zamanda Asya’dan da yola çıkmış bir “barbarlar” tehdidi… İkisi de birbirine benzer, ikisi de çok tehlikelidir. Ama Asya’dan gelen tehdit bütün dünyayı yok edecek bir pandemiye benzer.
Bu durumda insanlığı kurtaracak tek güç Rusya’dır. Rusya hem Batıyı içine girdiği çıkmazdan kurtaracak, hem de Doğu’ya diz çöktürecektir. Doğunun bütün barbar milletleri Rusya’nın sömürgesi olacak ve canı gönülden ona hizmet edecekler.
Bunu başarmanın yegâne yolu da Bizans’ı yeniden diriltmek, İstanbul’u ele geçirmek, Ayasofya’nın başındaki hilali indirip kutsal haçı tekrar oraya dikmektir. Rusların “Kızıl Elma”sı İstanbul’dur. Rus aydınlarını, Rus halkını ve Çar’ın ancak bu “ideal” bir araya getirebilir. Bu yüzden İstanbul elbet Rusların olacak. O gün geldiğinde Ayasofya’da Hıristiyan ayini yapılacak, bütün Türkler silahsızlandırılacak, Türkler İstanbul ve Anadolu’dan asıl yurtlarına, Asya steplerine sürülecek, Halifelik silah zoruyla değil, akıl yoluyla sonlandırılacak, Ortodoks Hıristiyan inancı şehirde yaygınlaştırılacak, şehir ele geçirildikten sonra bir zamanlar Müslümanların Hıristiyanlara yaptığı şey ters döndürülecek, Müslümanların silah........
