Nazım Hikmet açlık grevine neden girdi veya "Melce-i Üdebȃ"
Çok uzun bir süreden beri görüşmediğim bir arkadaşımı evinde ziyaret etmek üzere Büyükada’ya geldim. Erkendi. Bana verdiği saatte çalacağım kapısını, bu yüzden bir hayli zamanım var.
Bu aralar okuduğum; daha önce de “Mir’e Mektup” adıyla bir romanını Türkçeye çevirdiğim Suriye Kürtlerinden yazar arkadaşım Jan Dost’un bir süre önce yayımlanan ama benim elime yeni geçen, Mela Mustafa Barzani’yi anlatan ve adını Türkçeye “Generalin Son Savaşı” (Doz Yayınları) olarak çevirebileceğim Kürtçe romanı var çantamda; soluk soluğa okuyorum. Nasılsa vakit var, bir kahveye oturur hem romanımı okur hem de zamana kıyarım diye düşünüyorum.
Oturacak bir yer ararken, adaya her gelişimde mutlaka bir kez uğradığım ama nedense o sırada aklımdan çıkmış olan, iskelenin sağındaki o küçük kitapçı dükkânı ilişti gözüme. Şehirde, aradığım kitabı birkaç kitapçıya sormuştum, hiçbirinde yoktu. Belki burada vardır, hem biraz da vakit geçiririm diye girdim içeri.
Yaşları geçkin iki kişi sandalyelere karşılıklı oturmuş, sohbet ediyorlar. Giren çıkan müşterilerle daha çok genç bir hanım ilgileniyor. Biraz sonra kitapçının kızı olduğunu; eşi ve iki çocuğuyla bir İskandinavya ülkesinde yaşadığını, yaz tatili için geldiğini ve her gelişimde dükkânda babasına bir süre yardım ettiğini öğreneceğim genç hanıma Jean-Jacques Rousseau’nun “İtiraflar”ını sordum. Yokmuş ama “işine yarayacak bir şeyler” diyerek rafları gösterdi ve “mutlaka onların arasındadır,” dedi şahane bir gülümsemeyle.
(Bu arada arkadaşıyla sohbet eden, kendi kendime “olsa olsa kitabevi sahibi budur” dediğim adamın bakışları üzerimde, onları hissediyorum; zira işin erbabı kitapçılar, dükkana giren kitap kurtlarını ayak sesinden tanırlar!)
Dükkânda uzun bir süre eşelendim. Aziz Nesin’in “Türkiye Şarkısı Nazım” (Nesin Vakfı), Emre Aracı’nın “Çaykovski İstanbul’da” (İş Kültür Yayınları), Borges’in “Sonsuzluğun Tarihi” (Can Yayınları) ile Mario Vargas Llosa’nın “Borges’le Yarım Asır” (Can Yayınları) kitaplarını alarak çıktım kitapçıdan.
Sıcak bir yaz gününde; buzlu, naneli bir bardak limonata tadındaki İstanbul’un bir yaz gecesinin geç bir saatinde, iskelede, şehre dönmek için son vapuru beklerken aklıma Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi” şiirinin gelmesi sebepsiz değildi.
Herkes bu şiirinde şairin ölümü anlattığı konusunda hemfikirdir. Ölüm, limandan ayrılan sessiz bir gemi metaforuna dönüşür şairin divitinde. Öyledir öyle olmasına da onun şiirini ve hayatını bilen herkes başka bir gerçekte daha hemfikirdir: Şair bu şiiri; adaya gelip onunla son defa konuştuktan sonra vapura binip ertesi gün Paris’e gidecek olan Nâzım Hikmet’in annesi, Türkiye’nin ilk kadın ressamı ve Yahya Kemal’in birçok şiirinde “Canan” diye geçen Celile Hanım’ın arkasından yazmıştır. Nitekim Yahya Kemal’in arkadaşı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hatıratında, şairin Celile Hanım için “Adı çıkmış bir kadınla evlenemezdim,” dediği kayıtlıdır.
Limandan kalkan sessiz gemi mevtayı götürür, geride kalana ise acı, çaresizlik ve uzun bir yas kalır.
Dönüş yolunda, vapurda okumakta olduğum romanı bırakarak Aziz Nesin’in “Türkiye Şarkısı Nazım” kitabını karıştırmaya başladım. Bu kitabı epeydir arıyordum. Bir süre önce yazdığım “Piraye” başlıklı yazıda, Nâzım Hikmet açlık grevindeyken, yakın zamanda terk ettiği eşi Piraye’ye dostlarının “Git şairi ziyaret et, ölürse vicdan azabı çekersin sonra,” dediğinden bahsetmiştim. Bunun üzerine Piraye’nin onu hastanede ziyaret ettiğini ama tam o sırada yeni aşık olduğu dayı kızı Münevver’in de içeri girdiğini yazmıştım.
Bu yazıyla ilgili sağda solda malzeme toplarken, Nâzım Hikmet’in açlık grevine girmesiyle ilgili Aziz Nesin’in farklı şeyler yazdığını bir yerlerde okumuştum. Aziz Nesin, 1976 yılında “Vatan” gazetesinde “Türkiye Şarkısı Nazım Hikmet” diye bir yazı dizisine başlamış; şairi hepimiz gibi bir insan olarak göstermiş, hatta çoğumuzdan farklı olarak pek nadir yıkandığını, açlık grevine de “serbest bırakılsın” diye değil, aşık olduğu Münevver’in gözüne girmek için girdiğini yazmıştı. Bu iddialar o dönem küçük çaplı bir depreme yol açmıştı. Gençliğinde “putları kırıyoruz” kampanyasını başlatmış olan Nâzım Hikmet’i bu kez “putlaştıranların” şiddetli saldırısına maruz kalan Aziz Nesin, gelen tepkiler üzerine yazı dizisini yarıda kesmek zorunda kalmıştı.
İşte Büyükada’daki kitapçıda bulduğum kitap, bu yazı dizisinin kitaplaşmış haliydi. Aceleyle o bölümü bulup okumaya başladım. Şimdi Aziz Nesin’in yazdıklarından yola çıkarak hikâyeyi biraz daha detaylandıralım.
Nâzım Hikmet, Münevver’e aşık olup eşi Piraye’den ayrıldığında, bütün memleket bir genel af beklentisi içindeydi. Kısa süre zarfında bu beklenti suya düşünce Münevver kocasından ayrılmamaya karar verdi. Nâzım Hikmet böylece hem naldan hem mıhtan olmuş, ortada kalmıştı.
CHP’nin 28 yıllık tek parti iktidarının son demleriydi ama bir türlü af kanunu gündeme gelmiyordu. Bunun üzerine 1 Mayıs 1950 sabahı şair açlık grevine yattı.
Nâzım Hikmet’in bu eylemi hem memlekette hem de memleket dışında büyük ses getirdi. Şairin özgürlüğü için bir yığın kampanya düzenlendi. İçerideki Soğuk Savaş dönemi baskılarına rağmen Türkiye'de Halide Edip Adıvar gibi aydınlar imza kampanyaları düzenlerken, şairin annesi Celile Hanım da ilerleyen yaşına rağmen Galata Köprüsü’nde tek başına oğlunun özgürlüğü için imza........
