Triptik aile filmi
Amerikan bağımsız sinemasının en önemli temsilcilerinden biri olan Jim Jarmusch’un yazıp yönettiği “Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş” (Father Mother Sister Brother), geçtiğimiz Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan kazandı.
Sanat tarihinde “üç parçalı resim ve heykel grubuna” triptik adı verilir. “Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş”e de Jarmusch’un triptik filmi dememiz mümkün.
Türkiye’de önce kısa süreliğine sinema salonlarında gösterilen, sonra MUBI içeriğine dahil olan film, üç ayrı hikâyeden oluşuyor. Hepsinin ortak noktası aile… Daha doğrusu, aile bireylerinin arasındaki uzaklık…
İlk iki hikâye, aile görüşmelerini konu alıyor. Biraz “görev” niyetiyle gerçekleşen ziyaretler bunlar. Üçüncüde ise farklı bir aile buluşmasına tanık oluyoruz.
“Baba” adını taşıyan ve ABD’de geçen ilk öyküde Jeff (Adam Driver) ve Emily (Mayim Bialik), göl kenarında ücra bir evde yaşayan münzevi babalarını (Tom Waits) ziyaret ediyorlar. Yolda gelirken aralarında geçen konuşmalardan sık görüşen iki kardeş olmadıkları hemen anlaşılıyor. Babalarını da pek tanımıyorlar. Öyle ki tam olarak ne yaptığını, nasıl para kazandığını dahi bilmiyorlar. Tek bildikleri, anneleri öldükten sonra maddi zorluklar çektiği… Emily, babasına para yardımı yapma konusunda isteksiz. O yüzden, babasının başı her sıkıştığında onu değil Jeff’i aradığını anlıyoruz. Emily, babası konusunda daha sinik ve alaycı bir tarza sahip. Eşinden yeni ayrılan yalnız Jeff ise daha hassas, yardımsever ve sorumlu davranıyor ama bu, baba ile oğlun daha yakın oldukları anlamına gelmiyor. Babalarıyla aralarındaki uzaklığın gerçek boyutları, evden ayrılmalarıyla daha net olarak ortaya çıkıyor. Jeff ile Emily’nin gitmesinden sonra gördüklerimiz, ziyaret öncesi ve sonrasında olup biten her şeye farklı bir açıdan bakmamıza vesile oluyor; aklımıza takılan bazı detaylar yeni bir anlam kazanıyor.
Yine de her şeyi anladığımızı söyleyemeyiz elbette. Sonuçta bir Jim Jarmusch anlatısının içindeyiz ve önceki filmlerinde olduğu gibi karakterler üzerine o son ve bağlayıcı cümleyi kurmak o kadar kolay değil. Emily’nin babası hakkında söylediği “gizemli” ifadesi, filmin ruhunu yansıtıyor aslında. Üç hikâyede de aile bireylerinin hem birbirleri için gizemli kalmayı tercih ettiklerini hem birbirlerinin gizemini çözmek için pek hevesli olmadıklarını görüyoruz.
Özellikle de Dublin’de geçen “Anne” adlı ikinci hikâyede… Karşılıklı oturduklarında çocuklarına arıtılmış kuyu suyundan başka bir şey ikram etmeyen babadan sonra buradaki annenin (Charlotte Rampling) özenle kurduğu çay ve pasta sofrası, kuşkusuz sıcak bir ortam vadediyor. Ama küçük kızı Lilith’in (Vicki Krieps) eve gelirken kız arkadaşı Jeanette’e (Sarah Greene) aynı şehirde yaşadıkları halde bayramlarda dahi görüşmediklerini söylemesi, görüşmeye farklı yerden bakmamızı sağlıyor. Lilith’in, annesi ve ablası Timothea’den (Cate Blanchett) uzak kalmak istediğini, gerçek hayatını onlardan sakladığını, basit hâl hatır sorularına dahi abartılı yanıtlar verdiğini fark etmemek zaten mümkün değil. Hayatı hakkında beyaz yalanlar söylerken Lilith’in asıl itkisinin gerçeği saklamak kadar hava atmak ve ablasıyla rekabet........
