Zincirlerine alışmış toplum
Bir mahkûm vardır, hücreye o kadar uzun süre kapatılmıştır ki kapı bir gün açıldığında dışarı çıkmaz.
Kapının açık olduğuna inanmaz önce; sonra inanır ama eşiğe yaklaştığında geri çekilir; sonunda kapıyı kapatan kendi olur. Bu hikâye Türkiye’nin son iki yüz yılının özetidir. Bu toplum özgürlükten korkmuyor; özgürlüğün arkasındaki o uçsuz bucaksız boşluktan korkuyor. Çünkü özgürlük bir armağan değil, bir yüktür: beraberinde sorumluluk, belirsizlik ve en korkuncu, yalnızlık getirir. Erich Fromm yetmiş yıl önce yazdığı Özgürlükten Kaçış’ta bunu çok net bir şekilde teşhis etmişti: modern insan zincirlerini kırdığında, çoğu zaman ilk yaptığı şey yeni bir zincir aramak olur. Fromm’un “otoriter karakter” dediği tip, bu coğrafyada teorik bir kavram değil; sokak adresi, telefon numarası, oy pusulasıdır.
Bu refleksi anlamak için tarihe inmek gerekir. Çünkü hiçbir toplumsal davranış havadan düşmez; her birinin bir kökü, bir damarı, bir taşıyıcısı vardır.
Birinci katman: Osmanlı’nın devlet baba mirası. Yüzyıllarca bu topraklarda bireyin değil cemaatin, kişisel iradenin değil devletin merkezde olduğu bir düzen kuruldu. Reaya kelimesinin sözlük anlamı “güdülen sürü”dür; bu sadece bir hukuki kategori değil, bir zihinsel iklimdir. Toprağın sahibi padişahtır, canın sahibi padişahtır, sözün son hakemi padişahtır. Birey kendi kararını verme cüreti gösterdiğinde değil, bunu yapanların başına gelenleri öğrendiğinde kendini güvende hisseder. “Devlet büyükleri bilir” cümlesi bu yüzden bir teslimiyet değil, bir konfor ifadesidir. Düşünmenin yükünü birine yüklemenin, hesap vermekten kaçmanın, hata yapma korkusundan kurtulmanın en eski formülüdür. Bu refleks Osmanlı’yla birlikte gömülmedi; aksine, yeni rejimlerin sırtına binerek yolculuğuna devam etti.
İkinci katman:........
