Binlerce küçük işaret
Lawrence Durrell’ın bir cümlesi var, okuduğumdan beri içimde duruyor: “Büyük bir sevginin göstergesi olan binlerce küçük ayrıntıyı ıskaladım.” Basit gibi duruyor. Ama üstünde durdukça derinleşiyor.
Bir süvari düşünün. Geniş bir ovadan dörtnala geçiyor, gözleri rüzgârla dolu, hızla ilerliyor. Sonra bir tepeye çıkıp durduğunda arkasına bakıyor ve şaşırıyor. Mavi ırmaklar, meyveyle ağırlaşmış dallar, her esintide rengi değişen çiçekler, kuş sürüleri, koyu yeşil ormanlar. Hepsi oradaymış. “Ben bunları az önce nasıl görmedim?” diye soruyor kendine. İçinden geçtim, ama görmedim.
İnsan kendi geçmişine baktığında da böyle şaşırır işte. Aradığı şeyin tam ortasından geçmiş, ama fark etmemiştir.
Sürekli aradığımız bir şeyi, sevgiyi, onca işaret ortadayken nasıl göremeyiz? Bizi körleştiren ne? Hızla koşarken hangi rüzgâr gözlerimize dolar da, tam istediğimiz yerin içinde olduğumuzu görmemizi engeller?
Bence sorun beklentimizde. Hepimiz sevginin kendini büyük bir patlamayla göstermesini bekliyoruz. Dağdan kopan bir çığ gibi, patlayan bir yanardağ gibi, limanları yıkan deli bir deniz gibi. Tek seferde, görkemli, sarsıcı. Oysa içinde bir ömür geçirmek isteyeceğimiz o güzel ovanın, binlerce küçük işaretten oluştuğunu düşünemeyiz. Her biri tek başına önemsiz görünür; meyve ağacı, çiçek tarhı, bir dere. Ve bu küçüklük, ovanın tamamını görmemizi engeller.
Sonra bir gün döner, bir tepeden geriye bakarız. O zaman her şey açıkça görünür. Söylenmiş bir cümle, küçük bir gülümseme, omzumuza şefkatle dokunan bir el, kederli bir bakış, utangaç bir öfke. Zihnimizin değişik........
