Gönül kelamı
Dünya sahnesinde her şey bir vuslat umuduyla başlar ama hikâyeyi asıl olgunlaştıran ayrılıktır. İnsan, kalabalıklar içinde bir yerlere yetişmeye çalışırken değil; ancak ayağı bir taşa takılıp düştüğünde, yani kendiyle baş başa kaldığında duymaya başlar kalbinin asıl sesini. Bu ses, bazen bir sızı, bazen de dilsiz bir feryattır.
Acı, ruhun törpüsüdür. Ayrılık ise insanın kendi içindeki o geniş coğrafyayı keşfetmesi için açılan zorunlu bir kapıdır. Birini veya bir şeyi kaybettiğimizde aslında eksilen biz değilizdir; biz, o boşlukta kendi hakikatimizi aramaya başlarız. Gönül kelamı dökülürken kağıda, ne kalem yorulur ne de kağıt incinir; sadece ruhun yükü hafifler.
Ayrılığın o kadim ve samimi sızısını ancak toprağın dilinden anlayanlar böyle dökebilir:
Karacaoğlan diyor ya;
Bizim pınar kurumuş da akmıyor, Gurbet elde kimse bize bakmıyor. Gönül kuşu yükseklerden uçmuyor, Ayrılık şerbeti, zehirmiş meğer.
Karacaoğlan der ki; kondum göçerim, Aşkın dolusunu yalnız içerim. Dünya malı sizin olsun, geçerim, Bana bir teselli, bir kelam yeter.
İnsanın kendi iç dünyasındaki o sancılı başkaldırışı ve metafizik derinliği ise şu mısralarda buluruz:
Duvarda bir saat, durmadan “Ben” der, İçimde bir nehir, tersine gider. Ayrılık dedikleri, sonsuz bir keder, Ruhumun aynası, kırıldı bugün.
Ne bir dost sesi var, ne de bir ışık, Zaman kör bir kuyu, yollar karışık. Kendi gölgemle ben, küs ve barışık, Yalnızlık tahtına, kuruldu bugün.
“Gönül........
