menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

YAPAY İBRE

1 0
latest

Teknoloji çağında sanal kutuplar

Sofrada telefon yokken.

Annem çorbayı koydu buğusu hâlâ burnumda. Sofrada başka bir şey yoktu, sadece o çorba vardı, ama kimsenin umurunda değildi. Babam ekmeği böldü, kardeşim bir şey anlattı; ne anlattığını hatırlamıyorum artık. Kimse görmeden kardeşimin kasesine fazladan bir tutam tuz attım, önce yüzü buruştu, sonra bana baktı, “abi yaaa” dedi, gülüştük. Annemin bir kaşı kalkmıştı; bakışında hem bir neşe hem bir “yapma şunu” vardı, ama o da gülümsemesini tutamadı. Babam bir şey görmemiş gibi yaptı, ama bıyığının altında inceden gülüyordu sanki. Kimse ekranına bakmadı. Kimse “bir saniye” demedi. O akşam hiçbir şey olağanüstü değildi. Sıradan bir sofraydı. Çorbanın tadını bile hatırlamıyorum artık, ama o sofranın lezzeti çorbadan değil, aramızdaki muhabbetten geliyordu. Belki de tam bu yüzden bugün bu kadar değerli.

Şimdi böyle bir akşamı anlatmak, bir hatıra değil, bir haber değeri taşıyor gibi değil mi? Çünkü artık sofralarımızda ekmekten önce ekran var.

Bir zamanlar yazmıştık: pusulanın ibresi şaşabilir, ama pusulanın kendisi hep bir yöne, sabit bir kıbleye işaret eder. Şimdi mesele değişti. Artık ibre şaşmıyor, ibrenin kendisi başka bir mıknatısa kilitlenmiş durumda. O mıknatısın adı algoritma.

Ve algoritma, bizi yanıltmak için yazılmadı. Bunu peşinen söyleyelim, çünkü hakikate en yakın duran cümle çoğu zaman en sade olanıdır: Bir insan oturdu, bir kod yazdı, tek bir hedefle, dikkatimizi biraz daha uzun tutmak. Kötülük burada bir niyetten değil, bir sıradanlıktan doğdu. Ticari bir hesaptan. Ama o sıradan hesap, kimsenin öngöremediği bir yere vardı: duygularımızı öğrenmeye başladı.

Önce ne izlediğimizi öğrendiler.

Sonra ne istediğimizi öğrendiler.

Şimdi bize kim olduğumuzu söylüyorlar.

Ne yazık ki buna biz inanıyoruz artık.

Peki bu taklit artık kimi taklit ediyor? Bizim duygumuzu mu, yoksa biz mi onun sunduğu duyguya alışmaya başladık? Makine hissetmiyor, bunu biliyoruz. Ama taklit yeterince iyi olduğunda, hissetmekle hissetmiş gibi görünmek arasındaki fark, karşımızdaki için değil, bizim için önemini yitiriyor. Bir gün, gerçek bir insanın tereddütlü, eksik, bazen kaba sevgisi; makinenin kusursuz, hep hazır, hiç yorulmayan ilgisinin yanında sönük kalmaya başlar.

Bir zamanlar insan, makinenin insan gibi olup olamayacağını sorardı. Şimdi kendi sevgisinin makine kadar “yeterli” olup olmadığını sorguluyor. Taklit, aslını gölgede bırakmaya başlıyor.

Rakamlar da bir ayna. Ama her ayna gibi, tuttuğu elin gölgesini de........

© Habername