menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

SECDENİN KOKUSU

17 0
05.08.2026

Ferhanca · Medeniyet Yazıları

Vakit sabahın son karanlık ucu. Cami avlusunda nem, taş zeminin çatlaklarında gizleniyor. İçeride saf saf dizilmiş bedenler; imam tekbir alıyor ve binlerce alın aynı anda toprağa, halıya, mermere değiyor. Aynı hareket. Aynı açı. Aynı saniyeler.

Ama bir şeyler eksik sanki…

Bir doku… Manayı değiştirecek bir doku…

Secdenin kokusu, işte budur.

Çünkü secde bir bedenin yere kapanması değildir sadece. Secde, bir kalbin teslim olup olmadığının imtihanıdır. Her imtihan gibi bazen geçeriz, bazen sadece hareketin taklidini yaparız.

Secdeye giden bedenin taşıdığı bir hazz vardır: dünyadan sıyrılmanın hazzı. Omuzlardan dünya dökülür, hesaplar dökülür, beklentiler dökülür; geriye tek bir yön kalır, tek bir nokta. Bütün benlik o tek noktada toplanır ve eğilir.

Tekbir gelir: Allahu ekber. Bu sadece tekrarlanan bir söz değildir, bir eşiktir. Büyüklüğün eşiğine yüz sürmek, kibirden ârî bir tevazu ile mümkün olur; çünkü kibir taşıyan beden o eşikten geçemez. Geçebilmek için önce küçülmek gerekir, sonra eğilmek, sonra yere değmek.

Ve Alâ olan Rab dil ile anılmaz aslında. Dil kelimeleri tekrar eder; ruh ise gönülden ister, anlar, sonra anar. Bir kalp dil ile yüz kere tekrar edip yine boş kalabilir; bir kalp tek bir isimle dolup taşabilir.

Biz secdeyi öğrendik. Diz çökmeyi, elleri yere koymayı, alnı zemine değdirmeyi öğrendik. Ama secdenin kokusunu öğrenmedik, çünkü o öğretilmez, yaşanır.

Kur'an, secdenin bir iz bırakması gerektiğini söyler:

سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِم مِّنْ أَثَرِ السُّجُودِ

“Onların nişanesi, yüzlerinde secdenin izidir.”

Bu iz, alındaki nasırdan ibaret değildir. Yıllarca secde eden ama yüzünde........

© Habername