menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

RİVAYETE DEĞİL, RESÛLULLAH'A MESAFE

23 0
13.10.2026

Cuma namazı bitmek üzere. Son oturuştayız.

Ön safta yaşlı bir adam, yanında altı yedi yaşlarında torunu. Çocuk duayı bilmiyor; dedesinin dudaklarına bakıyor. Dedenin parmağı şehadette usulca kalkınca çocuğun parmağı da kalkıyor, biraz geç, biraz eğri ama kalkıyor.

Kimse ona bir kitap açıp "teşehhüd şöyle okunur" demedi. Gördü.

Dede de böyle öğrenmişti, kendi dedesinin yanında. O dede de kendininkinin. Zincir geriye doğru uzanıyor; köy camilerinden, medreselerden, Bağdat'ın, Kûfe'nin, Medine'nin mescitlerinden geçerek bir avuca varıyor.

Abdullah b. Mes'ud'un (r.a.) avucuna.

İbn Mes'ud o anı şöyle anlatır: Resûlullah (s.a.v.) bana teşehhüdü, elim onun iki elinin arasındayken, Kur'an'dan bir sure öğretir gibi öğretti. (Buhârî, İsti'zân 28)

Bir duayı öğretmek için kâğıt yetmez miydi? Ses yetmez miydi?

Yetmezdi. Çünkü bazı şeyler kulaktan değil, elden ele geçer. Namaz onlardan biridir. Emir açıktır: "Beni nasıl namaz kılarken gördüyseniz, öyle kılın." (Buhârî, Ezân 18)

"Okuduysanız" denmedi. "Gördüyseniz" dendi.

Biz namazı gördük. Nesilden nesile, safta, omuz omuza, elden ele gördük. Kimseden yeniden öğrenecek değiliz.

Şimdi bir ekran açılıyor. Ekranda bir ses:

"Peygamber namazda kendi kendine selam mı veriyor? Absürt. Bu rivayet uydurma."

On dört asırlık zincirin ucunda, eli hiçbir eli tutmamış birinin sesi.

Ona söyleyecek sözümüz kısa:

Sorduğun soru yeni değil. Senden on dört asır önce, o eli bizzat tutanlar bunu düşünmüş ve cevabını da bize bırakmışlar. İbn Mes'ud anlatır: Resûlullah aramızdayken "Selam sana ey Nebî" derdik; vefatından sonra "Selam Nebî'nin üzerine olsun" demeye başladık. (Buhârî, İsti'zân 28)

Sahabe metnin kime ait olduğunu........

© Habername