NİZAMİYEDEKİ ÖRTÜ
Robot, Mankurt, Siluet ve Müfredat
Nizamiyenin önünde bir adam ve bir kadın duruyor.
Adam yıllar süren bir hukuk mücadelesinden yeni çıkmış. Elinde mahkeme kararı var. Kâğıtta "haklıydın" yazıyor, rütbesi de geri verilmiş. Bugün, yıllar sonra ilk kez, eşini koluna takıp ocağına dönüyor.
Nöbetçi kibar ama kararlı:
— Siz girebilirsiniz komutanım. Eşiniz bu kıyafetle giremez.
Adam bir an durur. Bir ayağı kapının içinde, bir ayağı dışında. İçerisi bir ömrün emeği, dışarısı bir ömrün yoldaşı. Kadın bir şey söylemez. Yoklukta yanında durmuş, çocuklarına "babanız dürüst olduğu için" diye teselli vermiş o kadın, bir adım geri çekilir. Başındaki örtüye dokunmaz.
O gün kapıda kalan sadece bir kadın değildi.
Bu sahneyi Ahmet Türkan ağabeyimin satırlarında okudum. 1997'de, o uzun kışın ortasında üniformasından ayrılmak zorunda kalan bir deniz astsubayı. Bir 28 Şubat mağduru, dertli bir vatan evladı. Önüme üç çalışması geldi: biri 12 Eylül'den 28 Şubat'a uzanan yarayı, biri 28 Şubat ile 15 Temmuz'u, biri de tesettürü anlatıyor.
İlk bakışta üç ayrı konu gibi duruyorlar: bir darbe tarihi, bir ihanet tahlili, bir ahlak risalesi. Okudukça aynı yaradan kanadıklarını gördüm. Yazar bunu hiçbir yerde açıkça söylemiyor, belki söylemeye gerek duymuyor. Ama o yaranın bir adı var.
Mesele, insanın kendisi olarak kalabilmesi.
Birinci el dışarıdan uzandı.
Bu el ilk değildi. 1980'de de uzanmış, o gün dondurmuştu. 1997'de yontmaya geldi.
28 Şubat insanı bir tornaya koydu. Fazlalık saydığı yerleri, yani inancını, örtüsünü, namazını yonttu ve sisteme uygun bir parça çıkarmaya çalıştı. Dayattığı seçim belliydi: "Ya inancın ya kariyerin."
Bu elin istediği, robottu. Sistemin istediği gibi giyinen, istediği gibi konuşan, ama ruhuyla bedeni arasına duvar örülmüş bir insan. Namazını saklayan memur, peruk takan öğrenci, eşini kapıda bırakmaya zorlanan asker.
Zorbaydı, ama açık bir zorbaydı. Yüzünü gizlemiyordu. Düşman belliydi ve insan dik durabiliyordu.
İkinci el içeriden uzandı.
15 Temmuz'un arkasındaki yapı tornaya ihtiyaç duymadı. İnsana "girdiğin kabın şeklini al" dedi, insan da aldı. Aklını teslim etti, vicdanını bir "üst akla" devretti. Kutsal kavramları elbise gibi giydi: hizmet, himmet, ihlas. Sonra o elbisenin içinde sınav sorusu çaldı, kardeşine kurşun sıktı.
Bu elin istediği, mankurttu. Hafızası silinmiş, kendi annesini tanımayan, kim tutarsa onun ipiyle yürüyen bir insan.
Birincisi yalana mecbur bıraktı. İkincisi yalanın ustası yaptı. Birinde riya bir hüzündü, ötekinde bir gurur.
Üçüncü el hiç uzanmadı.
Zaten uzanmasına gerek yoktu, çünkü biz ona kendimiz gittik.
Bugün nizamiyede nöbetçi yok. Kimse kimsenin örtüsünü zorla çıkarmıyor, kimse "aklını teslim et" diye yemin ettirmiyor. Ama cebimizde bir ekran var ve o ekran her sabah bize aynı soruyu soruyor: Nasıl........
