DÜN DE AĞLADIK BUGÜN DE
Bir şubat sabahı. Gök kurşun rengi, ağaçlar çıplak.
Takvim yaprağında 2 ile 8 kol kola girmiş. İkisinin de omzunda yıldız vardı. Yıldızı takan eli de biliyoruz...
Bir üniversite kapısındayız. Taş kemerin üstünde iri harflerle Üniversite yazıyor; altında demir parmaklıklar. Parmaklığa bir levha asılmış: Başörtülü öğrenciler alınmaz.
Kapının önünde bir kız bekliyor. Kitaplarını göğsüne bastırmış, başörtüsü kitapların üstüne dökülüyor. En içteki, kalbine en yakın duranı ötekilere benzemiyor. Arkasında, aynı kumaşla aynı kapıya dayanmış onlarca kız. İçeride bir oda var; adına ikna odası diyorlar.
Kızın yanağından tek bir damla süzülüyor. Ses yok, hıçkırık yok. Başını kaldırmış, kapının ötesine bakıyor; orada yaşanması gereken bir hayata.
O gün göğsünün üstünde iki şey vardı: örtüsü ve kitapları.
Aradan yıllar geçti. Bir sonbahar akşamı.
Aynı kadın, lambanın sarı ışığında gazeteyi açıyor. Masada bir çay fincanı, yanında yıllardır elinden düşmeyen kitabı. Manşet iri harflerle bağırıyor: Yolsuzluk iddiaları. Biraz aşağıda: Borsa manipülasyonu iddiaları.
Bir eli ağzına gidiyor. Söyleyecek söz bulamayanların eli oraya gider.
Ama bu gözyaşı başka bir yerden geliyor.
O kız yalnız değildi. Bir nesildi.
Okuyan, anlayan, düşünen, ideali olan, hedefi olan bir nesil. Gayesi, bu toplumdaki yozlaşmayı İslami çerçeve içerisinde nasıl çözebileceğini düşünmekti. Gerçekten başörtülüydüler: başörtülerini omuzlarına kadar, göğüslerine kadar kapatmış, Kur’an’ın emrine tam uyan bir nesil.
Emir açıktı: Velyadribne bi-humurihinne alâ cuyûbihinne.Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar (Nûr 24/31). Onlar da saldılar. Ölçüyü pazarlık konusu yapmadılar; çünkü ölçü onların değildi.
Bedelini de ödediler. Kimi diplomasını o kapının önünde bıraktı. Kimi başına peruk geçirip kendi saçının yalanını giydi, ders bitince utancını çantasına koydu. Kimi okumak için gurbete gitti, kimi yıllarca bekledi. Kimi de ikna odasından çıktı, ama ikna olmadan.
Ödenen her bedel, farkında olmadan bir hesaba yatıyordu. O hesabın adı itibardı.
Yıllar içinde bu ülkede bir başörtüsü, tek kelime etmeden bir şey söylemeye başladı: Bu kadının sözüne güvenilir. Emanet ona bırakılır. Haram lokma onun sofrasına girmez. Kimse bunu bir kanunla ilan etmedi; gözyaşıyla, sabırla, kaybedilen yıllarla biriktirildi.
Her birikimin bir sınavı vardır: kimin eline geçeceği.
Levha indi, parmaklıklar aralandı. Örtü üniversiteye girdi, Meclis’e girdi; bakanlık koridorlarına, yönetim kurulu masalarına, ödül gecelerine girdi. Dün kapıda bekletilen kumaş, bugün her yerdeydi.
Örtü çoğaldı. Karşılığı azaldı.
Başörtülü bürokratlar oldu, vekil oldu, bakan oldu; ama ayete bakmayan.
Tesettür moda oldu, tarz oldu, kombin oldu, şıklık oldu, zarafet oldu; ama hicab olmadı, örtü olmadı, maksat olmadı.
Oysa maksat yazılıydı: tanınmak ve incitilmemek (Ahzâb33/59). Bugün tanınıyoruz; ama neyle?
Ağızlarda sigaralar tüttü. Sosyal medyada resim üstüne........
