DELİSİN SEN
İkindiyle akşam arasıydı. Eski bir caminin avlusunda, şadırvanın taşına ilişmiştim. Şehrin akıllıları çarşıdaydı; avlu, her zamanki gibi, delilere kalmıştı.
“İyiyim” dedim. Dilimin ucundan, düşünmeden; günde kaç kez söylüyorsam öyle.
Bir köşeden Mecnun lafa girdi. Adı Mecnun’du ya da biz öyle bilirdik:
“Köre yol sorar oldunuz, sağıra dert anlatırsınız. Dilsizden nâme beklersiniz. Sonra çıkmış, ‘iyiyim’ diyor.”
Başını iki yana salladı:
“Nasılsın” ne zaman soru olmaktan çıktı, bilmiyoruz. Kapıda, asansörde, telefonun ilk saniyesinde, mesajın ilk satırında... Bir top atılır, bir top karşılanır, oyun biter.
Hâl hatır soruyoruz; ne hâl merak ediliyor ne hatır gözetiliyor. Soran cevabı beklemiyor, cevap veren cevabı düşünmüyor. İki kelime gidip geliyor; ikisinin de içi boş.
Oysa bu şehir o soruyu bir kez gerçekten sordu. O şubat gecesi, karanlıkta, titreyen ellerle telefonlara sarıldığımızda “nasılsın” demiyorduk; “sağ mısın” diyorduk. Cevabı da nefesimizi tutarak bekliyorduk.
Sonra ışıklar geldi. Soru, eski yerine, dilimizin ucuna döndü.
Mecnun haklıydı. Ama kör kimdi, sağır kim, dilsiz kim?
Köre yol soruyoruz. Yönümüzü, kendi yönü olmayanlardan alıyoruz: ekrandan, kalabalıktan, o hafta herkesin konuştuğu şeyden.
Sağıra dert anlatıyoruz. Derdimizi, dinlemek için değil, sırası gelince konuşmak için susanlara döküyoruz. Paylaşıyoruz, beğeniliyoruz; duyulmuyoruz.
Dilsizden nâme bekliyoruz. Teselliyi, konuşmayı hiç bilmeyen şeylerden umuyoruz: paradan huzur, eşyadan sükûn, makamdan değer. Dilsiz bir kapının önünde oturmuş, nağme bekliyoruz.
Kur’an bu üçünü bir ayette yan yana sayar ve hükmü tek kelimeyle verir: “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; onlar akletmezler.” (Bakara 2/171)
Ayet “akılları yoktur” demiyor. Kur’an’da akıl kelimesi bir kez olsun isim olarak geçmez; hep fiildir: akletmezler, akletmez misiniz, akletseydik... Akıl, sahip olunan bir şey değil, yapılan bir iştir.
Peki nerede yapılır? Kur’an onu da söyler: “Yeryüzünde........
