CETVEL KIRIĞI VE KUDÜS
Bir harita düşün. Kâğıt ince, mürekkep taze, cetvel elinde soğuk.
Elinde cetvel tutan adam, önünde duran toprağın üstünde hiç yaşamamış. Halep'in sokaklarını, Musul'un pazarını, Şam'ın minarelerinden yükselen ezanı duymamış. Ama cetveli koyuyor, çiziyor ve o çizginin bir tarafında artık "Irak" var, öbür tarafında "Suriye". Dümdüz bir çizgi. Ne dağ tanıyor, ne nehir, ne asırlık bir aşiretin göç yolu.
Biz bu çizgiyi bugün haritada görüyoruz da çizginin altında neyin gömülü olduğunu çoğu zaman görmüyoruz.
Çanakkale'yi konuşalım; "Ne alâkası var?" dediğini duyar gibiyim. Konuşmalıyız da; orası bir destan, orada bir millet "geçilmez" dedi ve geçilmedi. Ama biz Çanakkale'yi sadece o tabyalarda, o siperlerde, o boğaz suyunda bıraktığımız an, aslında hikâyenin yarısını kilitleyip anahtarını denize atmış oluyoruz.
Çünkü mesele boğaz değildi. Boğaz sadece kapıydı. Asıl mesele, o kapının arkasında duran koca bir evdi: Kuzey Afrika'dan Basra'ya, Süveyş'ten Kafkaslara kadar uzanan, asırlarca farklı dilde, farklı mezhepte, farklı ırktan insanı aynı çatı altında tutmayı başarmış bir siyasi ev. O ev, bizim evimizdi.
O ev bir gecede yıkılmadı. Önce duvarları oyuldu: Cezayir 1830'da, Tunus 1881'de, Mısır 1882'de, Trablusgarp 1911'de; taş taş, sessizce... Biz her seferinde "Olsun, ev hâlâ ayakta" dedik. Sonra ev fiilen sahipsiz kaldı ama tabelası hâlâ duruyordu. Cihan Harbi geldiğinde yapılan şey yıkım değildi zaten; enkazın resmî olarak paylaşılmasıydı.
Şimdi bir soru sorayım, cevabını sen ver: Bir ev, duvarları içeride kalsa da kapıları başkasının elinde olsa hâlâ "ev" midir?
Süveyş başkasının elindeydi. Basra başkasının elindeydi. Kızıldeniz'in Hint Okyanusu'na açılan o şahdamarı İngiltere'nin cebindeydi. Biz denizle arası kesilmiş, kömürden petrole geçen bir çağda kendi enerji havzasından koparılmış bir imparatorluk olarak hâlâ "Biz varız" diyorduk. O "Biz varız" sözü artık bir toprağın değil, bir hatıranın sesiydi.
Ama top tüfekle gelmeden çok önce, başka bir kapıdan girmişlerdi zaten. "Osmanlı Bankası" derdik o bankaya; cephesinde saltanat arması asılıydı ama idare heyetinde bu toprağın tek bir evladı yoktu. Kararlar payitahtta değil; Londra'nın sisli salonlarında, Paris'in banker odalarında alınıyordu. Ordumuz kışlada çorba içebilecek mi, sınırdaki askere postal gidecek mi, memura maaş çıkacak mı; bunu bize değil, oraya sorduk. Kendi kâğıt paramızı basma hakkımızı bile o yabancı konsorsiyuma devretmiştik. 1881'de Muharrem Kararnamesi ile Düyun-ı Umumiye kurulunca bu el koyuş mühürlendi; tuzumuzun, tütünümüzün, ipeğimizin vergisi doğrudan ecnebi memurların cebine aktı. Cetvel toprağımıza inmeden kırk yıl önce; borçla, faizle defterimize inmişlerdi bile.
Mekke ve Medine'nin elden çıkışı bir vilayet kaybı değildi; orası bambaşka bir şeydi. 1916'da Şerif Hüseyin isyan etti ama o isyanın arkasında bir mektuplaşma vardı, unutmayalım. Mısır'daki İngiliz Yüksek Komiseri McMahon, Şerif Hüseyin'e mektup üstüne mektup yazmış, savaşta İngiltere'nin yanında durursa büyük ve bağımsız bir Arap krallığı vaat etmişti. Şerif Hüseyin o sözle ayaklandı. Oysa aynı yıl, aynı İngiltere, Fransa'yla oturup Sykes-Picot'yu masaya koyuyordu; vaat ettiği toprakları, vadederken bile çoktan başkasına paylaştırmıştı. Bir eliyle söz veriyor, öbür eliyle o sözü imzayla iptal ediyordu.
Fahreddin Paşa Medine'yi son ana kadar kanıyla tuttu; Osmanlı sancağı Medine'den ancak 10 Ocak 1919'da indi, Mondros'tan aylar sonra bile... Hicaz'ın Şerif Hüseyin'den Suud hanedanına geçişi ise ayrı bir tarih: 1925. Yani biz Hicaz'ı önce Şerif Hüseyin'in isyanıyla kaybettik, sonra da 1925'te bambaşka bir elde bulduk; kayıp iki kere yaşandı. Kutsal beldenin kaybı ne demekti biliyor musun? Bizim "ümmetin hamisi" sıfatımızın artık kâğıt üstünde bir sözden ibaret kalması demekti. Adı var, cismi yok. Bir insan düşün; adı hâlâ "baba" ama çocukları artık onu tanımıyor, onun himayesinde değil. İşte o hâle gelmiştik.
Ve Kudüs... 1917'nin o kara aralık sabahında, İngiliz General Allenby Yafa Kapısı'ndan yürüyerek şehre girdi. At sırtında değil, yürüyerek; sözde "mütevazı" bir jestle... Ama Londra'da gazeteler "Haçlı Seferleri gayesine ulaştı" diye yazdı o gün. Sadece bir şehir teslim edilmedi; ümmetin ilk kıblesi göğsümüzden koptu. Kudüs alelade bir vilayet değildi; o evin kalbiydi. Kalp yerinden çıkınca, geride kalan odaların dağılması artık sadece zaman meselesiydi.
Peki bu paylaşımı kim yaptı? Tek bir gizli oda mı vardı; bir masa, bir avuç adam, sigara dumanı içinde dünyayı bölen?
Hayır. Daha ürkütücü olan şu: Gizli bir oda değil, açık bir uzlaşıydı. İngiltere Basra'yı istiyordu, Fransa Şam kıyılarını, Çarlık Rusyası Boğazları, İtalya On İki Ada'yı... Birbirlerine rakiptiler ama bizim evimizi bölme konusunda asla rakip olmadılar. 1916'da Sykes-Picot ile bir çizgi çektiler; 1917'de Balfour Deklarasyonu denen bir kâğıtla bir halkın asırlık yurdunu, üçüncü bir gücün kalemiyle dördüncü bir topluluğa vadettiler; 1920'de San Remo o çizgiyi mühürledi. Bu paylaşım uğruna aralarında hiç savaşmadılar. Çünkü hepsi aynı şeyi istiyordu: Evimizin bir daha asla bütün olmaması.
Ve sonra işin en ince kısmı geliyor: Bize yapılanı, bize ve dünyaya nasıl yutturdular?
"İşgal ediyoruz, kaynağınıza el koyuyoruz" demediler; diyemezlerdi, söylenecek söz değildi bu. Onun yerine yeni bir kelime icat ettiler: Manda. "Kendi kendini idare edemeyecek halklara medeniyet götürüyoruz" dediler. Sömürgeciliğe uluslararası hukuk elbisesi giydirdiler; adı değişti, bize yüklediği esaret değişmedi.
Sonra "halkların kendi kaderini tayin hakkı" dediler. Güzel bir söz, kulağa hoş geliyor değil mi? Ama bu söz bize bir anahtar olarak verilmedi; bir maymuncuk olarak kullanıldı. Bizim koca evimizi küçük küçük odalara bölmek için tezgâhlandı. Her odaya bir kilit takıldı ama kilidin anahtarı yine dışarıda bırakıldı.
Şimdi asıl acı ironiye geliyoruz; bunu bize dokunduğu için anlatıyoruz, uzak bir tarih dersi olsun diye değil.
1915'te o boğazdan geçemediler. Denizin dibine zırhlı bıraktılar, biz siperlerde evlat bıraktık ve geri döndüler. "Geçilmez" dedik, doğruydu; top ve süngüyle geçilmedi.
Ama üç yıl sonra, 13 Kasım 1918'de, aynı boğazdan aynı donanma geçti. Bu sefer tek kurşun atılmadı. Tek tabyamız ateş etmedi. Koca bir işgal filosu İstanbul'un önüne demir attı ve biz, kendi başkentimizin sahilinde savunmasız bir avuç gibi seyrettik.
O üç yılda bize ne olduğunu sormalıyız kendimize. Çanakkale'yi kazandık ama savaş bitmedi; ordumuz Kafkas cephesine, Kanal ve Filistin cephesine, Irak cephesine bölündü. Kafkas cephesinde, 1914 kışının ortasında bir kanadımız Sarıkamış'ta kırıldı. Resmî tarih bunu "ağır kış şartları, yanlış hesaplanmış bir harekât" diye anlatır; binlerce evladımızın düşman kurşunuyla değil, karda donarak şehit olduğu bu felaket acı bir gerçektir. Tarihçilerin tartıştığı husus felaketin kendisi değil, kayıp rakamıdır: Halk hafızasına doksan bine yakın bir sayı yerleşmiştir; buna karşılık resmî askerî arşivler fiilî kaybı otuz-otuz beş bin civarında gösterir. Sayı ne olursa olsun, kesin olan şu: O kışta bir kanadımız kırıldı ve kırılan o kanat bir daha hiç eski gücüne dönemedi.
Kût-ül Amâre'de bir zaferimiz parladı 1916'da ama 1917'de Bağdat'ı kaybettik, aynı yıl Kudüs'ü kaybettik. Hicaz'da isyan büyüdü. Ve asıl kırılma cephede değil, arkada oldu: Yıllarca süren seferberlik, kıtlık, tifüs ve tükeniş bizi içeriden bitirdi. Sonra 1918 Eylül'ünde Bulgaristan cephesi çöktü ve İstanbul'a giden yol, tabyalarımıza hiç uğramadan ardına kadar açıldı. Hükümet istifa etti, yerine orduda tarafsızlığıyla tanınan Mareşal Ahmed İzzet Paşa kabinesi kuruldu. Ve o hükümet, Limni açıklarındaki Agamemnon zırhlısında, Bahriye Nazırımız Rauf Bey'in (Orbay) imzasıyla, İngiliz Amiral Calthorpe'un karşısında mütarekeyi imzaladı: 30 Ekim 1918.
Şu isme bir bak: Agamemnon. Yunan mitolojisinde Truva'yı kuşatıp düşüren Akha ordularının başkumandanı... Ve Truva, tam da bu boğazımızın karşı kıyısında, aynı sularda duruyordu. İster tesadüf de, ister tarihin acı bir cilvesi; o........
