ÜÇ KUTSAL ÇATI
Günümüz toplumunun uyuşturucu, kumar, fuhuş, hırsızlık-dolandırıcılık, tecavüz, şiddet hatta vahşet gibi adi suçların ya da eşcinsenllik ve benzeri her türlü sapkınlıkların-ahlaksızlıkların elinde içten içe çürümüşlüğünün kurtarılır bir yol haritası, pusulası varsa o da şudur; öncelikle anne-babaların, sonra öğretmenlerin-hocaların, daha sonra da hukuk-yargı sistemimizin baştan aşağıya formatlanması ve öz değerlerimiz ışığında sil baştan yeniden güncellemesidir. Bir nesil ve gelecek yeniden inşa edilecek ve dirilecekse, piramidin bu basamakları sabır ve azimle tek tek çıkılmak ve buna göre işlenmek zorundadır.
1) AİLE (Ana-Baba Ocağı)Aile, en sade ifadeyle toplumun en küçük yapı taşıdır. Toplum içerisinde her ne kadar nicelik bakımından "en küçük yapı taşı" olarak gözükse de aslında aile, bir toplumun geleceğe uzanan var oluş köprüsünde kilit taşı görevi üstlenmektedir. Zira o ayaktaysa, tüm yapı dimdik ayakta demektir. Yok, o parçalanıp dağılmışsa, yine o toplum da tıpkı imamesi kopmuş tespih taneleri misali savrulmuş, yok olmuş, silinip gitmiş demektir. Dolayısıyla, eğer bir toplum gerek ruhen ahlaklı, bedenen ise sağlıklı bir nesil meydana getirmek istiyorsa, aile kurumunu her daim canlı ve diri tutmak zorundadır.Allah Resulü (sav), "Rahman ve Rahim" sözcüklerini duyduklarında göz yaşlarına boğulurlarmış. Sebebini soran Sahabelere ise "Aklıma annem geldi" derlermiş. Evet, bir çocuk ilk olarak anneden şefkati ve merhameti öğrenir. Yani, sevgi ve acıma hasletleri, kula ilk olarak anne aracılığı ile Rabbimiz tarafından bahşedilir. Ve yine bu kutlu tohumun tüm insanlığa dalga dalga yayılması emrolunur. Zira, yine Hz Muhammed Mustafa (sav), "Merhamet etmeyene merhamet edilmez." buyurmuşlardır. Bunun gibi pek çok noktadan anneler, Peygamber (sav) izine işaret eden ve Allah'a yönlendiren ilk kılavuzlar(olmalı)dır. Rabbimiz, Kuranı Kerim'de (Ahzab/21) ahirette hayrı yani cenneti uman kulları için Hz Muhammed Mustafa (sav)'de örnekler olduğunu ve O'nun (sav) yolunun izlenmesi gerektiğini buyururken, Allah Resulü (sav) ise, cennetin annelerin ayakları altında olduğunu belirtmişlerdir. Çünkü, tüm anneler, evlatları için hep en güzelini, en iyisini, en hayırlısını ve en doğrusunu diler ve isterler. Çünkü anne KALP ve RUHtur.
Aile çatısının direği ve koruyucusu ise babadır. Baba, bu ocağın tütmesi için çalışır, didinir ve dış dünya ile mücadele eder. Emeğinin karşılığında elde ettiği helal kazanç ve rızık ile eşinin, çocuklarının geçimini, barınmalarını sağlar ve ihtiyaçlarını karşılar. Bu açıdan çocuk, emeğin, sorumluluğun, helal kazancın, doğruluğun ve dürüstlüğün ne olduğunu ilk olarak babada görür. Bu bağlamda dinimiz gereğince bir babanın evladına bırakacağı en değerli miras iman, güzel ahlak ve edeptir. Bu nazardan baba, AKIL ve BEYİN'dir.Dolayısıyla bu hasletlerle yetiştirilen ve büyüyen çocuk çevresini ve içinden çıktığı toplumu gül bahçesine çevirir. Bu erdemlerden yoksun yetişen çocuk ise, zehirli sarmaşık misali temas ettiği her şeyi yakıp küle çevirir.2) MEKTEPTemelini ailede sağlam bir şekilde almış çocuğun, sonraki durağı mektep, sıradaki rehberi ise öğretmeni-hocasıdır. Dolayısıyla "mektep çatısı"ndan kasıt, ilim-irfan merkezleridir. Bu bağlamda, mektep demek yerine göre okuldur, üniversitedir, medresedir, külliyedir hatta mescid-camidir. Yani bir toplumda kültür inşa eden kurumların ve yetkili sorumluların tümüdür.Bu bağlamda, toplumumuzun çıkardığı en etkili ve öncü alimlerden biri olan merhum Prof. Dr. Mahmut Esad Coşan Hocaefendi, "Dilimiz ve Kültürümüz" isimli eserinde şunları ifade eder:"Kültürümüz, modern çagda yaşayacak ve mensuplarını yüceltecek kadar canlı ve orjinaldir. Hatta insanlığın istikbalini aydınlatacak, onu çıkmazdan çıkaracak kurtarıcı temellere sahiptir. Çünkü o bütüncül bir kültürdür. Tek yanlı ve eksik değildir. Gerçeği arama yollarından hepsini (duyu organları, tecrübe, akıl ve sezgi) kullanır, değerli ve geçerli tutar. Halbuki mesela, eski uzak şark medeniyetleri sadece sezgi, materyalist Batı kültürü ise sadece duyu ve akılı kabul ettiklerinden eksiktirler. Bu eksiklikleri çağımızın insanını ve yeni nesilleri buhranlara ve çıkmazlara sürüklemiştir."Bu bakımdan eğitim-öğretim anlayışımızın asli görevi, fen-teknik bilimler, işletme-iktisad, tıp, hukuk, coğrafya, sosyal bilimler, askeri, bürokrasi ve benzeri alanlarda kapasiteli ve liyakatli kadrolar yetiştirmekle birlikte, aynı zamanda bu yetişmiş kadroların ruhen ve manevi yönden de topluma öncülük edebilecek sekilde "alim" nitelikli birer bireyler haline gelmelerini sağlamak olmalıdır.Bu noktada milletimiz içerisinden çıkmış en önemli örnek, kanaatimce büyük komutan ve devlet adamlığının yanında, 9 yaşında hafız olan, 6 dil bilen, astronomi, edebiyat (şair), özellikle de döneme damgasını vurmuş döktürdüğü koca toplar vesilesiyle fizik-kimya dallarıyla da hasseten ilgilenmiş olan Fatih Sultan Mehmed Han olmalıdır. Öyle ki, İstanbul'un Fethi'nden hemen sonra inşaa ettirdiği Fatih Camii Külliyesi ve Sahn-ı Seman Medresesi hakkında bir hikaye anlatılır. Hikayeye göre Sultan kendi yaptırdığı medresede hususi çalışmak için bir oda ister. Fakat kendivatadığı müderris buna itiraz eder ve imtihansız böyle bir şeye izin veremeyeceğini Sultan'a bildirir. Sınavı kabul eden Fatih Sultan Mehmed, tüm soruları doğru cevaplandırarak kısaca "ful çekerek" odasına kavuşmuş olur. Tarihimizde ve kültürümüzde ilme verilen değeri ifade eden en güzel örneklerden biri, işte bu hikayede saklıdır.3) ADALETİslami bir kavram-terim olarak adalet, "adl" kökünden türemiştir ve "bir şeyi yerli yerinde yapmak" manasına gelmektedir. Genel manada ise, gerek birey olarak insan nezdinde gerekse de tüm toplum genelinde her ne şartta olursa olsun herkese karşı hakkaniyetli ve doğruluk ilkelerine göre davranmak, bu ölçü-mizan çerçevesinde muamelede bulunmak manasına gelmektedir.Toplumların en yüksek derecede kurumsallaşmış hali olan devletler, adalet mefhumu ile abad, mamur ve bayındır olurlar. Adaletin olmadığı yerde ise aynı toplumlar haksızlığın ve zulmün pençesinde yok olup giderler. Nitekim İslami anlayışa göre, "Yerlerin ve göklerin düzeni adaletle ayakta durur." Dolayısıyla dosdoğru ve adil bir insan olmak, İslam dinine göre Allah katında en kutsal özelliklerdendir. Maide Suresi 8. Ayet'te Yüce Allah cc şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Takvaya en uygun olan budur..." buyurur.Bu noktada toplum açısından en önemli yük idarecilere düşer. Bundan dolayıdır ki Yüce Rabbimiz, Şura Suresi 15. Ayet'te bizzat Peygamber'ine (sav) şöyle seslenmektedir: " Onun için Sen çağrını yap. Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma. De ki: Ben Allah'ın indirdiği tüm kitaplara inandım. Bana sizin aranızda adaleti gözetmem emredildi." Yine Nisa Suresi 58. Ayet'te, "Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğinizde de adaletle hükmetmenizi emreder." buyurulmaktadır.Kuranı Kerim'e göre yine insanlar, kendilerinin, anne-babalarının ve yakınlarının aleyhine bile olsa adaletten ayrılmamalı, sözü eğip bükmemeli ve yalancı şahitlik yapmamalıdırlar. Bu tarz bir şeye meyleden kimsenin İslam ile irtibatı zayıflamış hatta belki kopmuş demektir. Adalet mefhumu ile arasındaki bağı her daim sımsıkı sağlam tutan en baştaki isimlerden biri elbette Hz Ömer ra'tır. Onun döneminde İran ve Kudüs gibi büyük Fetihler gerçekleşmiş ve İslam Devleti'nin sınırları ciddi oranda büyümeye başlamıştır. Buna sevinmesi gerekirken Müminlerin Emiri Hz Ömer ra bir gün, "Vallahi! Halife miyim, sultan mıyım bilemiyorum. Eğer halife isem rahmeti elde edebilirim, eğer sultan isem vay halime…” diye nefsini sorgular. Bunu duyan Selman-ı Farisi ra ise şu güzel sözleri sarfetmiştir: “Ömer korkma sen haksız yere bir tek dirhem yemedin. Haksız yere bir tek dirhem yedirmedin. Sen Resûlullah’ın raşit halifesisin."Birey, toplum ve idareci noktasında ele aldığımız bu adalet kavramının, günümüzde ise kurumsal manada özellikle de ceza hukuku noktasında yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Zira, bugün hiçbir suçlu, cezaevlerini birer ıslah evi olarak görmemekte, aksine ihtisas alanı olarak kabul etmektedirler. Yattıkları zamanı/seneyi ise bir rütbe/nişan olarak değerlendirmekteler.SONUÇBugün sorumluluktan uzak, kolay para ve lüks yaşam peşinde, nefsi arzularının pençesinde, yine bu yöndeki hırslarının tesiriyle her türlü suç bataklığına sürüklenmiş ve bu dipsiz kuyuda boğulmakla yüz yüze gelmiş genç neslimizin, yukarıda anlattıklarımız çerçevesinde bir an önce doğrulup bu dipsiz kuyudan çıkması ve yeniden Gök Kubbemizin altındaki yerini alması gerekmektedir.Yazımı yine merhum Prof. Dr. M. Esad Coşan Hocaefendi'nin Dilimiz ve Kültürümüz isimli eserindeki şu sözlerle bitirmek istiyorum: "Bizi hatta çağımızı ilme saygılı, ahlaka bağlı, ahirete inançlı, sorumluluk duygusuna sahip, adil, merhametli, ebediyete gönül vermiş, vefakar, fedakar, cesur ve zarif insanlar yetiştirdiğini ispat etmiş olan ince ve eşsiz kültürümüz kurtaracaktır."
