SUUDİ UYANIŞI VE YALNIZLAŞAN BAE
Eski dosttan düşman olmaz diye meşhur bir söz vardır. Günümüz menfaat dünyası içerisindeki insan ilişkilerinde hala geçerli midir bilinmez ama ikili devlet ilişkilerinde hiçbir zaman bir mana ifade etmemiş olduğu aşikardır. Bunun yakın zamandaki en güzel örneği ise onlarca yıldır Ortadoğu ile kastettikleri tüm İslam Coğrafyasında Batı adına her türlü operasyonu birlikte organize etmiş olan ve deyim yerindeyse yine o Ortadoğu' nun tek yumurta ikizleri sayılan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında cereyan eden son gelişmelerdir.
Suudiler ve BAE, uzun yıllardır bölge ülkelerinin aksine özellikle Körfez'de ve Ortadoğu'da gerek sosyo-kültürel, gerek jeopolitik, gerekse de ekonomik proje ve planlar açısından hep sırt sırta vermiş müşterek bir güç olagelmişlerdir. Ancak iki hafta önce BAE güçleri tarafından kullanılan Yemen'deki liman üssüne gerçekleştirilen Suudi hava saldırısı, bu kuvvetli ortaklığı derinden sarsmış ve yıllardır görünenin aksine bu ikili ilişkinin perde arkasında çok ciddi problemlerin yattığı gerçeğini gözler önüne sermiştir. Artık bu muhteşem ikili karşılıklı güç rekabetinin merkezindeki iki ayrı güç odağı haline dönüşmüş durumdalar.
İsrail medyası bu son gelişmeyi, Muhammed Bin Selman'ın ülke içerisindeki sosyo-ekonomik reformlarının yanında yurtdışında ve çevre ülkelerde yaymaya çalıştığı Suudi hegemonyası fikrine bağlamaktadır. Bu politikalar, daha önce kendisinin akıl hocası olarak nitelendirilen Nahyan ile anlaşmazlık ve ayrışma girdabına sürüklendikleri şeklinde değerlendirildi.
Daha geniş çerçeveden bakıldığında ise, bu ikiz kardeşlerin kendilerini ansızın birbirlerine zıt taraflarda bulmalarına sebep üç temel etken vardı. Bunlar Sudan, Afrika Boynuzu denilen Somali ve son olarak da Yemen politikalarıydı. Oysa bu iki ülke özellikle Yemen'de Husiler'e karşı oluşturulan ve Batı ile İsrail'in tanıyarak açıktan destek verdiği koalisyon güçlerinin en önemli iki güç unsurlarıydı.
Bugün itibariyle artık Yemen ile Körfez ticareti ve güvenliği noktasında her iki tarafın da politikalarında derin stratejik ve ideolojik farklılıklar su yüzüne çıkmış durumdadır.
Aslında bu ideolojik farklılaşma sadece bu sahayla da sınırlı değildi. Nitekim yakın zamanda Gazze-Filistin Meselesi ‘nedönük ABD Başkanı Donald Trump öncülüğünde Mısır'ın başkenti Kahire'de gerçekleştirilen Gazze Zirvesi'nde Muhammed Bin Selman'ın yer almaması oldukça manidardı. Zira daha düne kadar Ortadoğu ve Filistin konulu her türlü planın ABD, İngiltere ve elbette İsrail adına en büyük dayanak aparat(lar)ı Suudi Arabistan ve BAE olagelmiştir. Öyle ki, bu aparatlar Gazze'de Hamas merkezli direniş cephesini kırmak, en azından zayıflatmak adına her türlü eyleme imza atmıştır. Bu doğrultuda Gazze içerisinde bazı aşiretlere destek sağlanmış ve soykırım içerisinde cedelleşen böylesine bir yerde bile iç savaş planları bile denemişlerdir. Gazzelilerinhakikate ve davalarına olan bağlılıkları her ne kadar bu fitne tohumlarının yeşermesine müsaade etmemiş olsa da bu aşiretlerin ve içerideki bazı hainlerin siyonist işgalci devlet İsrail'e sağladıkları istihbaratlar nedeniyle üst düzey Hamas yöneticileri suikastlara kurban gitmişlerdir. Şunu da hatırlamakta fayda var ki, İsrail güvenlik güçleri ve işgalci yerleşimcilerin ablukasından kurtulup da Gazze'ye girmeyi başaran yardım tırlarına el koyup kaçıran da yine aynı aşiretlerdi. Yine hatırlarsak ateşkes sonrası yeraltından çıkan Hamas güvenlik güçlerinin ilk faaliyeti, bu İsrail ajanlarının yakalayabildiklerini infaz etmek olmuştu.
Suudilerin ve BAE'nin icraatları yalnızca direniş cephesini kırmak ya da zayıflatmaktan ibaret de değildi. Belki de bundan daha da tehlikeli sayılabilecek eylemleri, kendi içlerinde ve çevre........
