Dijital kuşatmadan nasıl kurtulabiliriz?
Dijital çağda ebeveynlik meselesini konuşurken öncelikle hepimizi rahatlatacak şu yalın gerçeği kabul etmeliyiz: Hiçbirimizin elinde mucizevi bir reçete yok.
Bu kafa karışıklığı sadece bizim değil, modern dünyada ayakta kalmaya çalışan tüm ailelerin ortak sancısı. Dijital devrim karşısında nerede duracağımızı, elimizdeki ekranları ne kadar ve nasıl kullanacağımızı kestiremediğimiz büyük bir bocalama dönemi yaşıyoruz. Çözüm arayışları dağınık, yollar farklı. Bu yüzden kestirip atan kesin doğrular söylemek mümkün değil; ancak ortak derdimizi paylaşabilir, “İyiyi ve doğruyu hayatımızda nasıl çoğaltabiliriz?” sorusuna birlikte cevap arayabiliriz.
Sevgi, Sorumluluk ve Aynadaki Yüzümüz
Yeryüzünde tek bir “en güzel çocuk” vardır ve her anne baba ona sahiptir. Çocuğumuz için her türlü fedakarlığı yapar, kendi imkanlarımızı aşan hayalleri onun için kurarız. Bunun en net örneği pandemi dönemindeki araştırmalarda bu fıtri koruma içgüdüsünü net bir şekilde gösterdi: İnsanlar kurallara en çok kendi sağlıkları için değil, çocuklarına zarar gelmesin diye uydular. Kendimizi ihmal etme pahasına evlatlarımıza koruyucu bir kalkan olduk.
Fakat tam da bu noktada kaçırdığımız hayati bir hakikat var: Kendimizin yaşamadığı bir hayatı çocuklarımıza öğretemeyiz.
Kendi hayatımızda bizzat uygulamadığımız değerleri ya da sergilemediğimiz dijital disiplini çocuklardan beklemek gerçekçi değildir. Yetişkinler olarak dijital bağımlılık konusunda bizim de ciddi ihmallerimiz ve kusurlarımız var. Olaya dışarıdan samimi bir gözle bakıp şu soruyu sormak zorundayız: Her birimizin dijital araçlarla ilişkimiz ne kadar sağlıklı? Çocuklarımıza bu konuda iyi örnek olabiliyormuyuz ?
Hayatımızdaki Boşluklar ve Bağımlılıklar
Psikolojide ve danışmanlık pratiklerimizde sıkça vurguladığımız temel bir ilke vardır: “Boşlukları bağımlılıklar doldurur.” Çünkü insan doğası gereği bir değere ve aidiyete bağlanmak ister. Eğer çocuklara sağlıklı aidiyetler sunmazsak, oluşan boşluğu yıkıcı bağımlılıklar dolduracaktır.
Hayatımızda anlamlı meşguliyetler yoksa, oluşan o ruhsal boşluklar dijital ya da başka türden bağımlılıklarla dolmaya mahkumdur. Çocuklarımızı korumadan önce kendi hayatımızı zenginleştirmek, renklendirmek ve ona anlam katmak zorundayız. Dijital kuşatma karşısında kendimize soracağımız ilk soru şu olmalı:
“Çocuklarımdan önce, kendi hayatımdaki anlamsız boşluklar konusunda ne durumdayım? Bu konuda kendime verecek tatmin edici bir cevabım var mı?” Ailecek nitelikli zaman geçiriyor muyuz ?, Komşularla ve dostlarla ne kadar yakınız ? Çocuklarımın arkadaşlarını ne kadar tanıyoruz ? Sivil toplum çalışmalarında çocuklarım ve ailem var mı ? Spor ve sosyal çalışmalarımda çocuklarımla beraber miyiz ?
Çünkü insan doğası gereği bir değere ve aidiyete bağlanmak ister. Eğer çocuklara sağlıklı aidiyetler sunmazsak, oluşan boşluğu yıkıcı bağımlılıklar dolduracaktır.
Eşyadan Yana Zengin, İnsandan Yana Fakir Zamanlar
Bir Afrika atasözü şöyle der: “Bir çocuğu büyütmek istiyorsan, önce bir köy kurmalısın.” Çocuk sadece anne babanın doğrularıyla büyümez; bir topluluğun, bir hakikat ikliminin içinde yetişir. Ona kendi doğrularımızı sunsak bile amcasından, halasından, teyzesinden, komşusundan ve çevresindeki güzel insanlardan alacağı örnekliklere ihtiyacı vardır.
Modern dünyanın en çarpıcı teşhislerinden biri şudur: Bu dönemin çocukları eşyadan yana zengin, insandan yana fakirdir. Eskiden imkanlar kısıtlıydı belki ama derin insani bağlarımız vardı. Bir çocuk 30-40 yetişkinle düzenli temas kurarak büyürdü.
O insanlardan oturup kalkmayı, adabı muaşereti, bağışlamayı, kırılan kalpleri onarmayı ve hayatın yazılmayan kodlarını yaşayarak öğrenirdi. Bugüne baktığımızda ise çocuklarımızın hayatında derinlikli iletişim kurabildiği yetişkin sayısı yok denecek kadar az. Anne babasıyla bile gün içinde kaç dakika samimi ve nitelikli bir sohbet edebildiği meçhul…
Çocukları örnek alabilecekleri gerçek insan modellerinden mahrum bıraktığımızda, oluşan bu insani fakirliği ekranlardaki sahte kahramanlar doldurmaya başlıyor. Oysa bize ve evlatlarımıza yön verecek insanları, dostları, arkadaşları, öğretmenleri, insanı kamilleri doğru seçmek zorundayız.
Çok önemli bir araştırmada Ankara’da aynı toprakta ve aynı iklimde büyüyen ağaçlar üzerine yapılan araştırmanın sonuçları son derece çarpıcıdır:
Bir uzman tarafından doğru şekilde budanan ağaçlar, sert fırtınalarda esen rüzgarı dallarının arasından geçirip ayakta kalmayı başarır.
Yanlış budanan ağaçlar ise ilk şiddetli rüzgarda gövdesinden kırılıp yıkılır.
Bizleri ve çocuklarımızı eğitecek, doğru budayacak, hayatımıza dokunacak nitelikli dostluklara ve sağlam bir çevreye ihtiyacımız var. Kamil insanlar yetiştirecek, nefsimizin yanlışlarını budayacak mahallelere, köylere, dergahlara ve bizlere güzel örnek olacak kamil insanlara ekmek gibi su gibi ihtiyacımız var
Bir aile terapisti, yabancı dizileri çok fazla izlediği bir dönemde şu özeleştiriyi yapmıştı: “Bir Amerikan ailesinin sorunlarını ve yaşam tarzını kendi toplumumdan çok daha iyi tanıdığımı fark ettim. Bu yüzden bazen kendi insanımın problemlerini anlamakta zorlanıyorum; çünkü kıyas standartlarımı kaybettim.”
Ekran karşısında maruz kaldığımız yoğun yayınlar, bir süre sonra yabancı ve yapay kültürleri zihnimizde normalleştirir. Çocuklarımız da kendi kültürünü, inancını ve nezaketini canlı yaşantılarda görmediğinde, ekranlarda sunulan algısal gerçekliği “tek doğru” olarak kopyalamaya........
