menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

SAHTE YÜZDEN TOPRAĞA – I

21 0
05.07.2026

Görmediğimiz Bir Yüzü Nasıl Tanıdık?

Bir katedralin ağır kapısı yavaşça açılır.

İçeri insanlar dolar. Yaşlısı, genci, kucağında çocuğuyla anne, elleri titreyen ihtiyar, tekerlekli sandalyedeki evladının elinden tutmuş bir baba…

İçeride org sesi yükselir. Tütsü ağır ağır havaya karışır. Yüksek pencerelerden süzülen ışık, renkli camlardan geçip taş zemine altın ve kırmızı lekeler düşürür. Sütunlar göğe doğru uzar. Duvarlar boydan boya resimlerle, ikonalarla, yaldızlı çerçevelerle örtülüdür.

Ve orada, apsisin üzerinde, vitrayların ışığında bir yüz belirir.

Uzun saçlı, sakallı, hüzünlü bakışlı bir yüz…

Acı çeken, bağışlayan, bütün insanlığın yükünü taşıdığına inanılan bir yüz…

İnsanlar o güzelliğin içinde durur. Gözlerini alamaz. Bakar. Bakar. Doyamaz. İçlerini bir ürperti kaplar.

Buna kutsalın huzurunda olmak derler.

İnsan bazen bir resme değil, kendi içindeki boşluğa bakar. Önündeki yüz altınla çevrilidir; ama içinde aradığı şey tesellidir. Kimi orada affı görür. Kimi merhameti. Kimi acının kutsanmış hâlini.

Bu sahne yüzyıllardır farklı ülkelerde, farklı dillerde tekrar eder.

Elbette Hristiyan dünyanın bütün gelenekleri tasvire aynı şekilde bakmaz. Kimisi ikonayı ibadet dilinin önemli bir parçası sayar. Kimisi daha mesafeli durur. Kimisi temsil ile hakikat arasına daha sert sınırlar çizer.

Bu ayrımı görmeden konuşmak haksızlık olur.

Yine de inkâr edilemeyecek bir gerçek vardır: Hristiyan dünyanın çok geniş bir kısmı, Hz. İsa'yı düşünürken zihninde belli bir yüz ailesine yaslanır.

İnsanlar bu yüzün önünde durur. Dua eder. Ağlar. Teselli bulur. Kutsala yaklaştığını hisseder.

Bu samimiyeti küçümsemek kolaycılık olur. Burada çoğu zaman kötü niyet yoktur; gözyaşı vardır, bağlılık vardır, teselli arayışı vardır, Allah'a yaklaşma arzusu vardır.

Fakat bütün bu ışığın, bütün bu sanatın ve bütün bu samimiyetin ortasında insanın içini sarsan bir soru vardır:

Bu kutsal tasvirdeki yüz kime ait?

Bu yüz, Hz. İsa'yı görenlerin bize bıraktığı bir yüz değildir.

Bugünün insanlığının elinde Hz. İsa'nın gerçek yüzü yoktur. Onu görenlerin çizdiği, "işte budur" diyebileceğimiz tarihî ve güvenilir bir portre yoktur.

Bugün İsa diye tanıdığımız yaygın yüz, onu görmüş insanların bıraktığı bir kayıt değil; yüzyıllar boyunca sanatın, kültürün, kilisenin, imparatorlukların, filmlerin ve tekrarın ortak üretimidir.

Sonra kutsal hafızaya yerleşti.

Ve sonunda insanlık, görmediği bir yüzü tanıdığına inandı.

Belki de en şaşırtıcı taraf şudur:

Bugün büyük bir sanatçı, Hz. İsa'yı bambaşka bir yüzle çizse; tarihî olarak daha makul, daha Filistinli, daha birinci yüzyıla ait bir yüz ortaya koysa, milyonlarca insan ona bakıp içinden şunu geçirebilir:

Hz. İsa'nın gerçek yüzünü bildiği için mi?

Yüzyıllardır zihnine yerleşmiş olan imgeye benzemediği için.

İşte görsel hafızanın en trajik noktası buradadır.

İnsan, görmediği bir peygamberi, kendisine öğretilmiş bir yüzle tanır hâle gelir. Hatta o yüz öyle güçlenir ki, hakikatin kendisi gelse, zihin önce onu değil, kendi ezberindeki sureti arar.

Eğer Hz. İsa, bütün bu resimlerin, ikonaların, film karelerinin arasından geçip bugün insanlığın karşısına çıksa; insanlar onu hakikatiyle mi tanırdı, yoksa önce kendi zihinlerindeki resme benzetmeye mi çalışırdı?

Bu soru, bir inancın samimiyetini değil; o inancın hafızasını kimin ve neyin şekillendirdiğini sorgular.

Mesele burada........

© Habername