Dünün çocukları, bugünün kahramanları
Dünün çocukları, bugünün kahramanları… Bazen bir maç, sadece bir maç değildir. Bazen bir 90 dakika, yüzyılların izini taşır. Priştine’de oynanan Kosova - Türkiye karşılaşması da işte tam olarak böyle bir hikâyeydi.
Soğuk bir Balkan akşamında, sahaya çıkanlar yalnızca futbolcular değildi; tarih, aidiyet ve hafıza da o yeşil zemindeydi. Maçın kader anı ise gençliğin cesaretiyle başladı. Kenan Yıldız’ın başlattığı o akıcı atak, adeta “yeni nesil geliyor” der gibiydi.
Top, zarafetle Orkun Kökçü’nün ayağında şekillendi; onun şık vuruşu ise yalnızca bir gol değil, bir mesajdı. Ve son dokunuş… Kerem Aktürkoğlu, o anı mühürleyen isim oldu. Dünün çocukları, bugünün kahramanlarıydı artık.
Kosova… Bu topraklar bizim için hiçbir zaman sıradan olmadı. 1389’da I. Murad ile başlayan süreç, 1448’de II. Murad ile pekişmiş; Balkanlar’da kök salan bir medeniyetin izleri bu coğrafyaya işlenmişti. Evlad-ı Fatihan’ın hatırası hâlâ bu topraklarda yankılanır. Prizren sokaklarında, eski taş binaların arasında, o geçmişin nefesini hissetmemek mümkün değildir.
Tarih sadece fetihlerle değil, ayrılıklarla da yazılır. 1912’de kopan bağlar, 1999’da başka bir şekilde yeniden hatırlandı. Mehmetçik, bu kez fetih için değil, barış için geldi. Prizren’e giriş yapan Türk askerleri, 87 yıl sonra yine umut oldu. İşte bu yüzden Kosova ile oynanan her maç, biraz da hafızaya oynanır.
Ancak bu karşılaşmada her şey romantik değildi. İstiklal Marşı’nın ıslıklanması, iki halkın ortak geçmişine yakışmadı. 500 yıl birlikte yaşamış iki milletin hikâyesine bu sahne yakışmadı. Belki de Abdülkerim Bardakcı’nın sözleri bu duygunun en sade ifadesiydi: “Türk’ün Türk’ten başka dostu yokmuş.”
Sahaya dönersek… Teknik direktör Vincenzo Montella’nın tercihleri hâlâ tartışma konusu. Avrupa Şampiyonası’ndan beri süregelen forvetsiz oyun anlayışı, bu maçta da kendini gösterdi. İnsan sormadan edemiyor: Bu kadar geniş bir coğrafyada gerçekten bir santrfor yok mu? 150 milyonluk Türk dünyasında bir golcü çıkaramıyor muyuz? Oysa bu topraklar yetenek fışkırıyor. Belki de cevap, henüz tam anlamıyla sahne almayan Arda Güler gibi isimlerde gizlidir.
Bir parantez de kaptana açmak gerek. Hakan Çalhanoğlu, sahadaki duruşu ve liderliğiyle bu takımın ruhunu taşıdığını bir kez daha gösterdi. Sakin, kararlı ve sorumluluk sahibi…
Ve belki de gecenin en anlamlı detayı: Bu galibiyet, yalnızca bir finalin kazanılması değil, 24 yıllık bir özlemin sona ermesiydi. Türkiye, yeniden Dünya Kupası sahnesine dönüyordu.
Kısacası bu maç, bir skor tabelasından ibaret değildi. İçinde tarih vardı, kırgınlık vardı, gurur vardı. Ama en çok da umut vardı.
Bekle bizi Amerika… Çünkü bu hikâye daha yeni başlıyor.
