Arasatta kalan toplumun aile çıkmazı
Zihnimin dehlizlerinde çocukluğuma ait, bugünün dünyasına farklı zaviyeden bakan bir hatıra canlandı. Küçük bir çocuktum. Rahmetli anneciğimle bir yere gitmek üzere kapıdan henüz çıkmıştık. Evimiz, kuruluşu Selçuklu dönemine kadar uzanan tarihi bir mahallenin geleneksel kerpiç evlerinden biriydi. Dar ve kıvrımlı sokağımızdan, elinde bastonuyla ak sakallı bir ihtiyar yaklaşmaktaydı. Karşıya geçmek için zamanımız vardı. Geleneğin adabıyla yoğrulmuş olan anneciğim, aceleyle karşıya geçmek yerine başını öne eğerek ihtiyar adamın geçmesini bekledi.
Ak sakallı pir, tam hizamızı birkaç adım geçtikten sonra durdu. Yönü ileriye dönük vaziyette, arkasında kalan anneciğime seslendi: "Ah kızım, şimdiki kuşaklarda bu edep ve nezaketten eser mi kaldı... Allah sizi edebinizle yüceltsin" dedi ve yoluna devam etti.
Çok değil, sadece bir kuşak öncesinin toplumsal dokusu; insan ilişkilerini ibadet nezahetiyle ören bu görünmez kurallarla ayakta duruyordu. Ne yasanın kırbacı vardı ne de polisin copu. Toplumu birbirine bağlayan şey; yaşa hürmet, kadını emanet gören sadakat, sokağı mahrem sayan edep ve her şeyden öte o köklü Türk örfünün İslam’ın ruhuyla harmanlanmış asil potasıydı. Asırlar boyu Anadolu’yu ayakta tutan yegâne tutkal tam olarak buydu.
Bugün geldiğimiz noktada, o kerpiç evin kapısında hürmetle bekleyen annenin ahlakından; sosyal medya platformlarında "Dinen kocama yemek yapmak zorunda değilim, çocuğumu emzirmek benim görevim değil" diye fıkıh cımbızlayan, akademik kürsülerde kadim metinleri seküler/feminist teolojinin süzgecinden geçirerek aile bağlarını çözmeye çalışan bir zihniyet dönüşümüne şahit olduk. Sosyal medyanın sığ sularında patlak veren kısır tartışmalar; aslında kadının evdeki hak arayışından ziyade, modernizmin aile kurumuna ektiği nifak tohumlarının tezahürüdür.
Modernizmin tüm çarkları bu topraklarda........
