menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bozulan çocuklar değil çürüyen toplum

4 0
22.04.2026

Hemen hepimiz görürüz: Lokantada, yan masada oturan bir aile varsa… Ailenin çocuğu da varsa… Anne-baba ve masanın etrafındakileri rahatsız etmesin, ağlamasın, bir şey istemesin diye eline akıllı bir cep telefonu verilir. Çocuk, bebek masası ile ana masadan ayrı tutulur ve herkes keyfine bakar…

Bu fotoğraf karesini gözümüzün önüne getirerek, geçen hafta Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’tan gelen boğucu okul haberlerini bir kere daha yorumlayalım. Bu haberler öyle sayfaların arasına sıkıştırılacak alelade birer “asayiş vukuatı” değildir bayanlar, baylar…

Yaşananlar, bu memleketin sosyal dokusunun nasıl lime lime olduğunu, sinir uçlarımızın nasıl uyuştuğunu ve içeriden nasıl bir çürüme ile karşı karşıya kaldığımızı gösteren sert birer kırılma anıdır!

Eğer meseleye hâlâ “Fail kim, ceza ne?” sığlığından bakıyorsanız, siz de bu çürümenin bir parçası olmuşsunuz demektir çünkü ortada sadece patlayan silahlar, dökülen kanlar yok; kaybedilmiş bir nesil var…

Kahramanmaraş’taki okul saldırısında bir çocuğun son sözü “Affet beni!” oldu. Bu iki kelime, aslında hepimizin suratına çarpılmış en ağır tokattır. O çocuk, o sözü sadece kendi vicdanı için söylemedi. O söz, bizim sahte huzurumuza, “Okula gidiyor ya!” konforumuzun ikiyüzlülüğüne bir ağıttı. O söz, gecikmiş bir fark edişin dışında, sistemli bir terk edilmişliğin itirafıdır.

Tabloya bu kez başımızı çevirmeden iyi bakalım:

Evle okul arasına sıkışmış, -anne-baba da dâhil- kimsenin ruhuna dokunmadığı, kimsenin “Neyin var? Ne istiyorsun? Ne hissediyorsun? Fikrin ne?” diyerek gözünün içine bakmadığı bir çocuk...

Bu boşluk, bugün ülkemizin en hayatî milli güvenlik meselesidir.

Sorun bir anda mı oluştu?

Göz göre göre, davul çala çala geldi.

Bir çocuk odasına kapanıyor, dijital dünyanın dehlizlerinde kayboluyor, silaha merak sarıyor ve psikoloğu “Takip edilmeli” diyor ama kimse kılını kıpırdatmıyor. O alarm zilleri sağır sultanın duyacağı kadar şiddetli çalmış olsa da herkes kulaklarını kendi konforuna ayarladığı için duymadı.

Şanlıurfa’daki vakayı bu tablonun yanına koyalım: İstanbul’da çizgi film isimleriyle anılan, sosyal medyada racon kesen, gençleri “asker” devşirmek için pusuda bekleyen çeteler...

Devletin ve toplumun bıraktığı her boşluğu, bir suç örgütü ya da radikal bir yapı dolduruyor. Doğa boşluk kaldırmaz, sosyoloji ise hiç kaldırmaz. Sahipsiz bıraktığımız, sokağın vicdanına –eskiden sokaklarımız en güvenli alanlarımızdı- terk ettiğimiz her çocuk, bugün karşımıza namlu olarak çıkıyor.

Burada ciddi bir özeleştiri yaparak en acı, en can yakıcı gerçeği de konuşalım:

Artık şu “Şimdiki çocuklar bozuldu” söylemini bırakalım. Bozulan çocuklar değil, biziz. Sistemli bir şekilde çocuklarımızı ihmal ettiğimiz için bu sonucun suçlusu biziz.

Aile, “Karnı tok, sırtı pek, okuluna gidiyor işte” diyerek vicdanını uyuttu ama günün sonunda böyle olmadığını acı bir tecrübe ile öğrendi.

Okul, “Müfredatı yetiştirdim, sınavı yaptım” diyerek memuriyetini kurtardı.

Devlet ise, “Mevzuat tıkır tıkır işliyor” diyerek kâğıt üzerinde asayişi sağladı.

Çocuk, bu devasa boşlukta yapayalnız kaldı. Zihni boşta kalan çocuk, suçun ve şiddetin en elverişli tarlası haline geldi. Hele ki bu zihin, bir de silahla tanıştırılınca ortaya işte bu tür dramlar çıktı.

Psikolojik açıdan kırılgan olduğu tescilli bir çocuğu “Atışa götürmek” bireysel bir hata değildir; bu, bu toprakların genetiğine işlemiş hastalıklı bir güç gösterisidir. “Benim oğlum erkek adam”, “Göster amcalara bakiim”, “Erkek adam ağlamaz”, “Benim çocuğum şöyledir, böyledir” saçmalıklarıyla vakit kaybedecek lüksümüz yok.

Acilen yapmak zorunda olduğumuz şeyler var:

1. Kâğıt üstünde değil, sahada takip: “Psikolojik takip” cümlesi okul müdürünün dosyasında çürümemeli. Okul, aile ve danışmanlık birimleri arasında dijital değil, vicdanî bir “erken uyarı sistemi” kurulmalı.

2. Okul bir fabrika değildir: Öğretmeni evrak işine boğup, çocuğu sadece bir “sınıf numarası” olarak gören sistemden vazgeçilmeli. Okullar yeniden insanî temasın kurulduğu mekânlara dönüşmeli.

3. Çeteleşmeye karşı özel gençlik politikası: Sadece operasyon yaparak çete bitmez. Çetelerin o çocuklara sunduğu “aidiyet” ve “görünürlük” illüzyonu, gerçek bir gelecek projeksiyonuyla sunulmalı. Bunu da aile, okul, devlet birlikte yapmalı.

4. Silah kültürüyle hesaplaşma: Silahı güç, delikanlılık ve korunma aracı gören anlayışla toplumsal bir seferberlik halinde savaşılmalıdır.

5. Dijital izolasyon: Çocuğun odasına kapanması artık masum bir ergenlik davranışı değildir. Bu, yeni neslin yalnızlık biçimidir. Bu konuda hassas olmak gerekir.

Ama önemli dikkat şu olmalıdır: Her çocuk, bir yerde mutlaka istenmek, görünmek ve kabul görmek ister. Eğer evde istenmezse, sokakta istenir. Okulda görülmezse, çetede görülür.

Kahramanmaraş’ta “Affet beni” diye feryat eden çocuk, aslında bizden af dilemiyordu; bizim suçumuzu bizim yüzümüze vuruyordu.

Şu iki soruyu sorarak bitirelim:

Biz kendimizi ne zaman hesaba çekeceğiz?

Bir sonraki “Affet beni” çığlığını mı bekleyeceğiz?


© Haber7