Bozulan çocuklar değil çürüyen toplum
Hemen hepimiz görürüz: Lokantada, yan masada oturan bir aile varsa… Ailenin çocuğu da varsa… Anne-baba ve masanın etrafındakileri rahatsız etmesin, ağlamasın, bir şey istemesin diye eline akıllı bir cep telefonu verilir. Çocuk, bebek masası ile ana masadan ayrı tutulur ve herkes keyfine bakar…
Bu fotoğraf karesini gözümüzün önüne getirerek, geçen hafta Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’tan gelen boğucu okul haberlerini bir kere daha yorumlayalım. Bu haberler öyle sayfaların arasına sıkıştırılacak alelade birer “asayiş vukuatı” değildir bayanlar, baylar…
Yaşananlar, bu memleketin sosyal dokusunun nasıl lime lime olduğunu, sinir uçlarımızın nasıl uyuştuğunu ve içeriden nasıl bir çürüme ile karşı karşıya kaldığımızı gösteren sert birer kırılma anıdır!
Eğer meseleye hâlâ “Fail kim, ceza ne?” sığlığından bakıyorsanız, siz de bu çürümenin bir parçası olmuşsunuz demektir çünkü ortada sadece patlayan silahlar, dökülen kanlar yok; kaybedilmiş bir nesil var…
Kahramanmaraş’taki okul saldırısında bir çocuğun son sözü “Affet beni!” oldu. Bu iki kelime, aslında hepimizin suratına çarpılmış en ağır tokattır. O çocuk, o sözü sadece kendi vicdanı için söylemedi. O söz, bizim sahte huzurumuza, “Okula gidiyor ya!” konforumuzun ikiyüzlülüğüne bir ağıttı. O söz, gecikmiş bir fark edişin dışında, sistemli bir terk edilmişliğin itirafıdır.
Tabloya bu kez başımızı çevirmeden iyi bakalım:
Evle okul arasına sıkışmış, -anne-baba da dâhil- kimsenin ruhuna dokunmadığı, kimsenin “Neyin var? Ne istiyorsun? Ne hissediyorsun? Fikrin ne?” diyerek gözünün içine bakmadığı bir çocuk...
Bu boşluk, bugün ülkemizin en hayatî milli güvenlik meselesidir.
Sorun bir anda mı........
