Cehennem Köpekleri
7 Ekim Aksa Tufanı ve bu şanlı destanın ilk meyvesi olarak Suriye Devrimi’nin, Esed/Baas rejimini devirmesi yalnızca Şam’daki altmış yıllık bir diktatörlüğün sona ermesi anlamına gelmemektedir.
Bu gelişmeler, bir taraftan İsrail merkezli bölgesel işgal ve güvenlik mimarisine indirilmiş stratejik bir darbedir. Diğer taraftan ise Allah Teala'nın bu bölge ve insanlık için planladığı çok daha büyük bir sürecin hazırlık aşamasıdır.
Bu destansı zaferle birlikte; İsrail ve hamilerinin onlarca yıldır bölgede inşa ettiği statüko, Esed rejimi üzerinden garanti altına alınan “kontrollü düşman, güvenli sınır” denklemiyle birlikte çökmüş, bölgesel dengeler köklü biçimde sarsılmıştır.
Hem Aksa Tufanı hem de Suriye Devrimi’nin zaferi; bölgedeki güç dengelerinin, ilişkilerin, ittifakların, düşmanlıkların, stratejilerin, planların yeniden tanımlandığı / tasarlandığı yeni bir dönemi başlatan tarihî bir milattır.
Bu nedenle bugün Suriye başta olmak üzere bölgemizde yaşanan gelişmeleri basit bir “güvenlik sorunu” ya da “iç istikrarsızlık” başlığı altında okumak mümkün değildir.
Aksine, Aksa Tufanı ve Suriye Devrimi’nin ortaya çıkarttığı bu yeni gerçekliği boğmak isteyen İsrail eksenli planların devreye soktuğu, çok katmanlı ve uzun soluklu bir karşı hamle süreciyle karşı karşıyayız.
Bu bağlamda istihbarat birimlerinin taşeron örgütleri sahaya sürmesi, terör hücrelerini aktive etmesi, vekil yapıları devreye sokması ve örtülü operasyonları artırması, bu sürecin kaçınılmaz adımları olarak karşımıza çıkmaktadır.
DAEŞ, FETÖ, SDG, PYD, YPG, PKK; etnik, mezhebî ve ideolojik farklılıklar üzerinden konumlandırılan Dürzi, Şii, Nusayri, sosyalist, kapitalist ve emperyalist unsurlar, örgütler…
Tüm bu yapılar, farklı biçimlerde, farklı ihtiyaçlara göre kurgulanmış ve kullanılan taşeron / vekil güçlerdir.
Ancak bu taşeron yapıların bölgemizdeki terör eylemlerinde kullanılan en işlevseli ve en kanlısı, yaptığı her eylem bilinçli biçimde İslam’a ve Müslümanlara fatura edilen DAEŞ olmuştur.
Suriye Devrimi, 2013 yılı itibarıyla Baas rejimini devirebilecek bir aşamaya ulaşmışken, DAEŞ’in sahneye sürülmesi devrimin seyrini köklü biçimde değiştirmiştir.
4 Temmuz 2014’te sözde “İslam Devleti” ve “hilafet” ilanı ile bunu izleyen sistematik terör eylemleri, Suriye halkının meşru özgürlük mücadelesini küresel ölçekte bir “terör” algısına indirgemiş; aynı zamanda İslami değer ve kavramların da bilinçli biçimde terörizmle özdeşleştirildiği bir sürecin önünü açmıştır.
Bu algı, bölgesel düzlemde PKK/SDG yapısına, küresel düzlemde ise [yıkılışından kısa süre öncesine kadar] Esed rejimine uluslararası meşruiyet kazandıran en önemli kaldıraçlardan biri olmuştur.
Geçtiğimiz günlerde Yalova’da polis ile DAEŞ teröristleri arasında yaşanan çatışmalar, bu çatışmaların ardından bazı odakların DAEŞ terör örgütünü bahane ederek İslam’a, Müslümanlara ve İslami değerlere yönelik hadsiz itham ve iftiralarla başlattığı linç girişimi, bu konunun ne denli önemli ve hassas olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.
Bu nedenle, daha önceki yazılarımda ifade ettiğim aşağıdaki hakikatleri yeniden hatırlatmakta fayda görüyorum.
DAEŞ terör örgütü, bölgesel statükoya ve özellikle İsrail’in güvenliği ile genişleme stratejisine hizmet eden üç temel işlev üzerinden kendisine biçilen rolü eksiksiz biçimde yerine getirmiştir.
Birincisi, bölgedeki meşru direniş hatlarını “İslami terör” başlığı altında kriminalize etmektir.
Bu yolla bölgedeki statükoya karşı mücadele ederek, İsrail’in güvenliğini gerçek anlamda tehdit edebilecek İslami direniş hareketleri itibarsızlaştırılmış ve tasfiye edilmeye çalışılmıştır.
DAEŞ’ın İslam’ın ruhu ve temel ilkeleriyle hiçbir şekilde bağdaşmayan vahşi katliamları, eylemleri...
İstihbarat ağlarının toplumsal mühendislik ürünü olan kontrollü PR operasyonları, Hollywood estetiğiyle kurgulanmış infaz videoları, anlık sosyal medya yayılımı ve Batı medyasıyla senkronize servis edilen görüntüler...
DAEŞ üzerinden yürütülen bu algı operasyonu, İslamofobiyi bilinçli biçimde beslemiş; örgüt özellikle Batı’da İslam’a yönelik korku, nefret ve toplumsal tepkinin en işlevsel aparatı hâline getirilmiştir.
Böylece İslam terörle özdeşleştirilmeye, Müslümanlar ise kolektif bir suçun muhatabı olarak damgalanmaya çalışılmıştır.
DAEŞ'le mücadele başlığında yürütülen bu süreç, küresel ölçekte Müslümanları hedef alan sistematik bir cadı avının başlatılmasına zemin hazırlamıştır.
İkincisi, Suriye’de ortaya çıkan devrimci iradeyi parçalamak; halkın meşru ve haklı taleplerini boğarak direnişi yok etmek ve ülkenin demografik yapısını dönüştürmektir.
Üçüncüsü ise DAEŞ’ın özellikle Arap nüfusun yoğun olduğu bölgelere yönelik sistematik saldırılarla halkı kitlesel göçe zorlaması ve bu yolla PKK/SDG lehine bir koridor açma işlevi görmesidir.
DAEŞ’in, direnişçileri katlederek kontrol altına aldığı, Arap nüfusun ise zorla yerinden edildiği bölgeler, aşamalı biçimde PKK/SDG yapısına teslim edilmiştir.
Bu süreç, geçici ya da........
