Ümmetin yarasına tuz değil, merhem olmak zorundayız!
Son günlerde İslam dünyasında yaşanan acılar, savaşlar, ihanetler ve mezhep eksenli tartışmalar hepimizin yüreğini dağlıyor.
Çocuklar açlıktan can veriyor…
Mescid-i Aksa hâlâ esaret altında…
Böyle bir zamanda kalem oynatan herkesin, kurduğu her cümleye iki kere dikkat etmesi gerekiyor. Çünkü bugün yazılan her söz ya ümmetin yarasına merhem oluyor ya da o yarayı biraz daha derinleştiriyor.
Geçtiğimiz günlerde bir kardeşimizin kaleme aldığı İran merkezli uzun bir yazıyı dikkatlice okudum. Yazının içerisinde ümmet hassasiyeti taşıyan, emperyalizme karşı durmayı önceleyen, İsrail’in bölgedeki fitne siyasetini deşifre etmeye çalışan bazı önemli tespitler vardı. Özellikle, Türkiye ile İran’ın çatışmasının İsrail’in işine yarayacağına dair vurgular son derece kıymetliydi. Kasr-ı Şirin anlaşmasının bir “kardeşlik hukuku” olarak görülmesi de üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir bakış açısıydı.
Ancak bütün bunlara rağmen yazının dili beni derinden düşündürdü. Ve rahatsız etti.. Çünkü bazen haklı bir öfke, insanı farkında olmadan adalet çizgisinden uzaklaştırabiliyor. İşte tam burada Müslüman’ın en büyük imtihanı başlıyor.
Yüce Rabb’imiz Kur’an-ı Kerim de bize çok ağır bir ölçü koyuyor;
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Mâide Suresi, 8)
Ve yine Rabb’imiz şöyle buyuruyor;
“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa........
