menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gıda İşletmelerinin Yüzde 83’ü Gıda Güvenliğini Sağlayamıyor: AB Standartları Bir Hayal

6 0
13.04.2026

Avrupa Birliği, Merkez ve Doğu Avrupa'da yirmi yıllık bir deneyim biriktirdi. Bu deneyim açıkça gösteriyor ki Türkiye, hem başlangıç koşullarında hem katılım öncesi hazırlıklarında hem de idari kapasitesinde ciddi eksiklikler taşıyor. AKP iktidarıyla gıda güvenliğinin Avrupa Birliği standartlarına erişemeyeceği artık çok açık.

Türkiye'de Kaç Gıda İşletmesi Var ve Kaçı Gıda Güvenliğini Sağlıyor?

Ülkemizde 735 bin 706 kayıtlı gıda işletmesi var. 15 bin 630'u hayvansal ürün üretiyor, 87 bin 400'ü doğrudan gıda üretiyor. Toplamda 103 bin 30 işletme soframıza yiyecek ve içecek koyuyor. Büyük çoğunluğu küçük ve orta ölçekli. Ama burada kimse "küçüğüz, yapamayız" demesin: Avrupa Birliği'ndeki gıda işletmelerinin yüzde 92'si de küçük ve orta ölçekli.

Gıda sektöründe kapasite kullanım oranı yüzde 70. Asıl acı rakam şu: Gıda işletmelerinin yalnızca yüzde 17'si kalite araçlarını kullanıyor. Avrupa Birliği'nde bu oran yüzde 84. Aradaki uçurum, doğrudan sofranıza yansıyor.

Evde tavuk pişirirken üç şeyi içgüdüsel olarak yapıyorsunuz: Kokusuna ve son tüketim tarihine bakıyorsunuz, yeterince pişip pişmediğini kontrol ediyorsunuz, çiğ tavuğa dokunan bıçakla salatayı doğramıyorsunuz. Gıda işletmelerinde biz buna HACCP diyoruz. Yani Tehlike Analizi ve Kritik Kontrol Noktası. Siz evde sezgiyle yapıyorsunuz, gıda mühendisleri bunu bilime dayalı bir sistem olarak kuruyor. Tarım ve Orman Bakanlığı da denetimlerini bu sisteme göre yapıyor.

Ama gerçek tablo şu: Gıda işletmesi sahiplerinin yüzde 63,5'i HACCP'in ne olduğunu bilmiyor. Yüzde 92,2'si ön koşullardan yoksun, yüzde 88,7'si yeterli kaynağı ya da zamanı olmadığını söylüyor. İşletme sahiplerinin ezici çoğunluğu, ürettiği gıdanın güvenliğini sağlayacak temel sistemi kurmuş değil.

Soğuk zincire gelince, durum daha da karamsar. Türkiye soğuk depolama kapasitesinde dünyada sekizinci sırada. Kulağa iyi geliyor. Ama bu kapasite coğrafi olarak son derece eşitsiz dağılıyor. Kırsal bölgelerin yalnızca yüzde 35'i yeterli soğuk depoya erişebiliyor. Altyapı büyük ölçüde İstanbul, Ankara ve İzmir'le sınırlı. Büyük sermaye soğuk zincirden faydalanıyor. Anadolu bu imkandan mahrum.

Ulusal çapta kapsamlı bir soğuk zincir kurmak için tahminen 600 milyon dolar yatırım gerekiyor. Bu parayı küçük ve orta ölçekli işletmeler tek başına karşılayamaz. Soğuk zincirdeki verimsizlikler, gıda enflasyonu üzerinde yüzde 4-4,5 oranında yukarı yönlü baskı yaratıyor. Yani bu eksikliğin faturasını da yine biz ödüyoruz.

En kritik noktaya geliyorum. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin gıda bilimi eğitimi almış bir gıda mühendisi çalıştırma zorunluluğu yok. Sistemi kuracak, denetleyecek, kayıtları tutacak uzman yok. Bu boşluğu dolduran da yok.

Tarladan Sofraya İzlenebilirlik Neden Sağlanamıyor?

Küçük ve orta ölçekli işletmelerde izlenebilirlik büyük ölçüde kağıt bazlı belgelere dayanıyor. Nesnelerin interneti ya da blokzincir gibi dijital teknolojileri yalnızca büyük sermayeye sahip şirketler kullanabiliyor. Kağıt bazlı kayıtlar doğru tutulmuyor. Veriler yasal şartlara uygun görünsün diye manipüle ediliyor. Bu kayıtları tutacak gıda mühendisi çalıştırmak zaten zorunlu değil. Sorun bireysel değil, yapısal.

Avrupa Birliği, gıda ve yem zincirinde sağlık riski tespit edildiğinde üye ülkeler arasında hızlı bilgi paylaşımı sağlayan merkezi bir dijital bildirim sistemine sahip: RASFF, yani Gıda ve Yem için Hızlı Alarm Sistemi. 2025 yılı içinde bu sistemle 5 bin 328 alarm üretildi. 484'ü Türkiye'den gönderilen gıdalara ait. 2020-2024 arasında toplam 20 bin 747 alarm üretildi. Bunların 2 bin 255'i Türkiye kaynaklı. RASFF alarmlarının en az yüzde 10'u Türkiye'den gelen gıdalardan kaynaklanıyor.

Bu alarmların yüzde 72,6'sı meyve ve sebzelere ait. Başlıca sorun: Yasak tarım ilaçlarının kullanılması, belirlenen limitin üzerinde ilaçlama ve birden fazla tarım ilacının aynı üründe bir arada kullanılması. İkinci sırada yüzde 26,27 ile toksinler, yani zehirli maddeler geliyor. Bu toksinler yanlış üretim uygulamalarından kaynaklanıyor ve karanlık bir odada ultraviyole ışık altında kolayca tespit edilebiliyor. Toksin içeren gıdalar bu ışık altında parlıyor. Bu durum, ne doğru üretim yapıldığını ne de temel düzeyde kontrol gerçekleştirildiğini gösteriyor.

Tarım ve Orman Bakanlığı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü, Avrupa Birliği'nden gelen alarmların çoğuna yanıt vermiyor. Yanıt verdiklerini de eksik yanıtlıyor. Avrupa Birliği, bu yanıtları tutarsız bularak Türkiye'nin ilerleme raporuna ciddi uyarı olarak işliyor.

Bu tabloda AKP iktidarı, 12. Fasıl'daki yani gıda güvenliği faslındaki uyum maliyetlerinin faydalarını aştığı sonucuna varıyor. Üyelik süreci donmuş, beklenti belirsiz. Gümrük Birliği işlenmemiş tarım ürünlerini kapsamıyor. Binlerce küçük işletmeye Avrupa Birliği standartlarını dayatmanın siyasi maliyetini kimse göze almıyor.

Siyasi ikballeri uğruna gıda güvenliğini ve gıda hakkımızı ihlal ediyorlar. Bu sofradaki acıyı, çocuklar da çekiyor, emekçi de, kırsaldan şehre göç etmek zorunda kalan genç kadın da, emekli de, öğrenci de. Gıda hakkımızı savunmak, bu düzene itiraz etmekle başlıyor.


© Gerçek Gündem