Garibanlar ülkesinde
Gariban sözcüğü dilimizde yüreği hüzünle dolu bir sözcüktür.
Genellikle yoksul, kimsesiz, sahipsiz, hayatta tutunacak dalı az olan kişiler için kullanılır. Sadece maddi bir eksiklik değil; çoğu zaman yalnızlığı, sesinin duyulmamasını, kaderine terk edilmişliği de anlatır.
Günlük dilimizde bir aile için “Gariban bir aile” diyorsak olanakları kısıtlı, zor koşullarda yaşayandır. “Gariban adam” kavramı da sessiz, ezilmiş, kendini savunamayandır. Edebi dilde ise daha derindir: Gariban, dünyanın gürültüsünde kaybolmuş, acıyı yüksek sesle değil içinde yaşayan, onurunu cebinde taşıyan insandır.
Bu ülkede gariban olmak bir hâl değil, bir kader gibi okutuluyor insana. Sabahın köründe uyananlar, gece yarısı yorgunlukla eve dönenler, cebindeki parayı değil onurunu sayarak yaşayanlar… Onlara hep sabır önerildi. Hep “şükür” dendi. Oysa kimse sormadı: Bu kadar yoksulluğun içinde kimlerin zenginliğini büyütüyorsun?
Garibanın ekmeği küçüldükçe, sözler büyüdü. Nutuklar şişti, masallar çoğaldı. İstatistikler vitrine dizildi ama mutfaklara hiç uğramadı. Pazarda eli titreyerek domates seçen kadının matematiği, ekranlardaki büyüme rakamlarından daha gerçekti. Çocuğuna “yarın alırız”........
