Alaska’nın tam zamanı
“Sakla samanı, gelir zamanı” demiş büyüklerimiz.
Doğru söylemişler. İşte kanıtı: Not defterlerim!
Onları kurcalarken, bu yazıyı buldum.
Bulmasaydım, ben unutacaktım, siz okuyamayacaktınız.
Dünyanın en uç noktaları ile sınır bölgeleri hep ilgimi çekmiştir.
Afrika'nın en güney noktası Ümit Burnu’nda, Arjantin’de,
"dünyanın bittiği yer" Ushuaia'da, Portekiz'de, Avrupa'nın batıdaki son noktasında yer alan kayalıklarda balık tutarken değişik duygular yaşamışımdır.
Bir yerlerin en güneyine, en kuzeyine, en doğusuna, en batısına, en sıcağına, en soğuğuna, en kurağına gidebilmek için hep çareler ararım. Gezi defterlerimdeki "en" sayısını ne kadar artırırsam, o kadar mutlu olacağıma inanırım.
Bir de sınırlar şaşırtır beni.
Bir adım gerideki kültürün, dilin, yasaların, yaşam biçimlerinin, bir adım sonra tamamen değişmesine bir türlü akıl erdiremem. Onun için sınırları geçerken suskun ve dalgın olurum.
İnsanları bir dikenli telin, bir nehrin nasıl bu kadar farklılaştırdığına şaşar kalırım.
Onun için de hep sınırları aşmak, hep uçlara doğru akmak gelir içimden.
Alaska'ya yaptığım yolculuğun nedeni de dünyanın tepelerindeki yaşamlara duyduğum meraktı.
Bu gezide bana eşlik eden Türkiye’nin en iyi moda fotoğrafçısıTamer Yılmaz'la, önce İstanbul'dan Amsterdam'a, oradan New York'a uçtuk. Üçüncü durakta, Amerika'nın ortalarında yer alan Minneapolis kenti vardı. Oradan Alaska'nın Anchorage kentine geçecektik.
Uçağın rahat koltuklarına oturduğumuzda yağmur şiddetini artırmıştı. Gökten sanki kova kova su dökülüyordu.
Uçak havalanmak için piste doğru ilerledi ve durdu.
On-on beş dakika pistin başında hareketsiz bekledikten sonra hostes anonsla durumu açıkladı; yağmur nedeniyle kalkış gecikiyordu ve uçak havalanıncaya kadar içilecek içkilerden para alınmayacaktı.
Bu anonsla birlikte uçağın içinden bir uğultu yükseldi. Hostesler içki servisini yetiştirmekte güçlük çekiyorlardı.
Biz de bu ikramdan payımıza düşeni almaya çalışıyorduk.
Bir buçuk saat sonra havalandığımızda, uçakta ne ayık bir yolcu ne de bir damla içki kalmıştı.
Dört saat süren uçuşun nasıl geçtiğini hiç anlamadım.
Anchorage'da uçaktan inerken, merdivenlerden yuvarlanmamak için herkes birbirine tutunuyordu.
SAATLER GECE YARISI AMA HAVA AYDINLIK
Alaska'nın bu en büyük kentine geldiğimizde, saatler gece yarısını gösteriyordu ama ortalık hala aydınlıktı. Bu uzak ülkede beni ilk şaşırtan görüntü işte bu gece aydınlığı oldu.
Vakit geç olduğu için kalacağımız pansiyonun kapısını uzun uzun çalmak zorunda kaldım. Pansiyonun sahibi Stan Baltzo, uykulu gözlerle kapıyı aralayıp, sorgulayan gözlerle baktı. Beklenen müşteriler olduğumuzu anlayınca içeri buyur etti.
Yataktan çıkmasına rağmen, sarı saçları kafasında hâlâ kalıp gibi duran Bayan Baltzo da kapının önüne geldi. İçeri girerken Bay Baltzo'nun uyarısıyla ayakkabılarımızı kapının önünde çıkardık. Sonradan öğrendiğime göre, Alaska'da (çoğu kuzey ülkelerinde), eve ayakkabıyla girmek çok kaba bir davranış kabul ediliyordu.
Sabah kahvaltı için aşağıya indiğimizde, Bay ve Bayan Baltzo'yu, masanın başında bizi beklerken buldum. Stan Baltzo, ilk defa bir Türk'le karşılaştığını söyledi.
Kırk yaş civarındaki Bayan Baltzo ise uzun kırmızı tırnakları, kabartılmış sarı saçları, abartılı makyajıyla bir aktrist emeklisine benziyordu. Bir bankada çalıştığını, akşamları da evlere gidip masaj yaptığını anlattı. Eğer istersek bize de masaj yapabileceğini söyledi.
Kahvaltıdan sonra pansiyondan ayrıldık. Kiraladığımız karavanı alacağımız adrese doğru yola çıktık.
Baharın ortası olmasına rağmen hava üşütüyordu.
Anchorage, ormanların içinde, tek veya iki katlı binalarla kaplı küçük bir kentti… Arabanın direksiyonuna ben oturdum.
Ehliyetini Türkiye'de unutan........
