menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Zamanın mekanik prangası: Güneşin gölgesinden ayarlanan insana saatin serüveni

50 0
19.04.2026

Bugünlerde nicedir unuttuğum eski bir dostumla hasbihal eder gibiyim. Modern yaşamının teknoloji ile soslanmış yaşamak sandığımız koşturmacasında ben de nicedir akıllı saatlere takılıp kalmış, günlük harcadığım kalori miktarından, adım sayısına, kardiyo fitness değerinden, kalp atım hızına kadar onlarca verinin arasında anksiyeteye uğramışcasına dolaşıp duruyordum. Ta ki bir sosyal medya platformunda saat severlerin toplandığı bir sayfayı keşfedene kadar. Facebook üzerinde keşfettiğim “SaatkolikZ” sayfası her gün saat severler tarafından paylaşılan onlarca saat görseline, bilgiye, deneyime ev sahipliği yapıyor. Bir süredir sayfada dolaştıkça çocukluğumdan bugüne kadar gelen saat serüvenim de hafızamda tekrar canlandı. İlk saatim bombeli camı, altuni kadranı ile hafızamda yer eden kurmalı eski bir modeldi. Babam saatlere merakım olduğunu görünce tanıdık bir saatçiden ikinci el olarak almış olmalı. Edilen tembihlere uyup saatimi düzenli olarak kuruyor, yatağa girdiğimde evin kavuştuğu sessizlikten ürküp saatimi kulağıma dayayıp tik takları ile huzur buluyordum. Saatlere olan merakım geliştikçe babamın kolundaki Seiko 5’in bir benzerine sahip olmanın hayalini kurmaya başladım. Işıl ışıl görünen o fosforlu kadranı, elle kurmaya gerek bırakmayan otomatik mekanizması ile beni adeta büyülemişti. Babamın başının etini bir hayli yemiş olmalıyım ki bir gün elinde kendi saatine benzer beyaz kadranlı bir Seiko 5 ile geldi. Çok sevindiğimi anımsıyorum. Ancak kolumdaki kurmalı saatle takas edilecek olması canımı sıkıyordu. O dönem pek çok çocuk gibi sahip olduğum eşyaların bir ruhu olduğunu düşünür, onlardan ayrılırsam bana küseceklerini, üzüleceklerini düşünürdüm. Uzun zaman kullandım o Seiko 5’i. Üniversite yıllarım yurtdışından hediye gelen bir Casio ile geçti. Alarmı, üst barda değiştirilebilen akan yazılı Dot Matrix ekranı ile bir hayli havalı görünüyordu ancak tek bir eksiği vardı. Dijital saatlerin alametifarikası sayılan ve karanlıkta saati görmemi sağlayan ışık özelliğinden mahrumdu. Üniversite bitti mesleğe başladığımda yine babamın hediye ettiği daha sıradan bir piyasa saatim oldu. Sonraları kendi kazandığım parayla aldığım saatler oldu. Ve zaman sonra teknolojinin cazibesine kapıldım ben de 2018’ten itibaren akıllı saat kullanmaya başladım. Bugün tekrar mekanik saatlere dönüş yaptım. Quartz mı otomatik mi mücadelesinin orta yerinde dişlilerin, çarkların, zembereklerin tıkırtıları yaşamın koşturmacasında hayatın kalp atışını dinlemek gibi geliyor bana.

Peki insanoğlunun saatlerle olan bu muhabbetinin hikayesi nedir? Gelin zamanın koridorlarında dolaşıp bu ilginç süreci beraber takip edelim.

SAAT KOLUMUZDAKİ BİR PRANGA MIDIR?

İnsanoğlu var olduğu günden beri, akıp giden ve bir daha asla geri döndürülemeyen o soyut nehrin, yani zamanın sırrını çözmeye, onu ölçülebilir, kontrol edilebilir bir kalıba dökmeye çalıştı. Zaman, başlangıçta insanın üzerinde hiçbir tahakküm kurmayan, aksine insanın doğayla kurduğu ahenkli ilişkinin bir parçasıydı. Gökyüzüne bakıp mevsimlerin döngüsünü anlamlandırmakla başlayan bu çaba, toprağa dikilen bir çubuğun gölgesinde, güneş saatlerinin sessiz taş kadranlarında somutlaştı. Zamanı dilimlere ayırmanın ilk adımıydı güneşin gökyüzündeki ağırbaşlı yürüyüşü. Ancak bu saate güvenilemezdi. Geceleri ve kapalı havalarda susuyordu zira doğanın kendi sınırları vardı. Ardından, bir kaptan diğerine damlayan suyun hüzünlü ritminde su saatleri ve kum saatleri icat edildi. Zaman artık sadece gökyüzünde ulaşılamaz bir mefhum değil, yeryüzünde, yanı başımızda usulca tükenen, ölçeği daraltılmış bir akıştı. Yine de tüm bu arkaik dönemlerde zaman, insanın doğayla uyum içinde yaşadığı, ritmini güneşin doğuşuna ve batışına göre ayarladığı geniş, telaşsız, esnek ve organik bir kavramdı. Binlerce yıl boyunca örnekleri görülen tarım toplumunda hayat, mekanik tik taklara göre değil hasat mevsimlerine, gün doğumlarına ve hayvanların beslenme saatlerine göre şekilleniyordu.

Ne var ki insanlık tarihinin en keskin kırılma noktalarından biri olan Sanayi Devrimi ve peşi sıra gelen modernite, sadece üretim biçimlerimizi, sınıfsal yapıları ve şehirlerimizin silüetini........

© Gazete Pencere