Korku devletinden özgürlük ülkesine
Freedom House’un 2026 değerlendirmesinde Portekiz’in 100 üzerinden 96 puanla “özgür ülkeler” arasında yer aldığını görünce, aklım ister istemez görev yaptığım yıllarda yakından inceleme fırsatı bulduğum yakın tarihine gitti.
Bugün Portekiz denince akla Lizbon’un yokuşları, Porto’nun taş sokakları, Douro nehrinin kıyılarından yükselen bağlar, Atlantik kıyısında plajlarıyla huzurlu bir Avrupa ülkesi geliyor.
Oysa bundan yalnızca yarım yüzyıl önce aynı ülke, sansürün, korkunun, siyasi polisin ve fısıltıyla konuşulan cümlelerin ülkesiydi.
Salazar’ın 1933 Anayasası’yla kurumsallaştırdığı Estado Novo rejimi, kendisini düzen, ahlâk, aile, vatan ve gelenek kavramlarıyla meşrulaştıran uzun ömürlü bir diktatörlüktü. Yalnızca parlamentoyu, basını ve siyasi partileri denetlemekle yetinmedi. Toplumun gündelik hayatına, gençlerin yetişme biçimine, sanatın sesine, şarkının sözüne kadar uzandı.
Bu dönemi anlatmak için Portekiz’de sıkça kullanılan bir ifade vardır: Üç F. Yani fado, futbol ve Fátima.
Bu üçlü elbette Portekiz kültürünün sahici parçalarına dayanıyordu. Fado Portekiz ruhunun derin sesiydi. Futbol halkın tutkuyla sevdiği bir oyundu. Fátima milyonlarca insan için samimi bir inanç merkeziydi.
Ama otoriter rejimler toplumun sahici duygularını da kendi düzenlerinin hizmetine koşmak ister. Kederi itirazsızlığa, inancı itaate, kalabalık coşkuyu siyasetsiz bir oyalanmaya dönüştürmeye çalışır. Böylece yurttaş kendi kaderi üzerine düşünmek yerine kaderine razı olmaya, hakkını aramak yerine maç sonucuyla avunmaya, kamusal sorumluluk yerine kutsal teslimiyetle yetinmeye yönlendirilir.
Bu üçlü içinde fado özel bir yer........
