Beşiktaş Muhabbeti
Geçtiğimiz günlerde, Siyah-Beyazlı camiaya uzun yıllar farklı görevlerde hizmet etmiş, Beşiktaş’ın dünüyle bugününü yakından yaşamış, özellikle Beşiktaş tarihi konusunda engin bilgisine zaman zaman başvurduğum ve düşüncelerine her zaman önem verdiğim kıymetli bir abimle tekrar bir araya geldik.
Sohbet, doğal olarak döndü, dolaştı yine Beşiktaş etrafında şekillendi.
Bir yandan kulübün köklü geçmişini, bir yandan da bugünün tartışmalarını masaya yatırdık. Zaman zaman anılar, zaman zaman eleştiriler ve biraz da geleceğe dair umutlar konuşuldu.
Tabii ki Beşiktaş’ı konuşmak, sadece bir futbol takımını konuşmak değildir. Özellikle de masada böyle değerli bir abim varken. Beşiktaş’ı konuşmak, bir kültürü, bir hafızayı, kuşaktan kuşağa aktarılan bir aidiyet duygusunu da konuşmaktır aynı zamanda.
Muhabbetimiz sırasında dile getirilen bazı söylemlerin o masada kalmaması gerektiğini düşündüm ve bu yüzden konuşmamızın dikkat çekici bölümlerini, çok fazla müdahale etmeden mümkün olduğunca kendi ifadeleriyle sizlere aktarmaya karar verdim.
…
Bugün baktığında Beşiktaş'ta insanlar mutsuz, umutsuz, heyecansız. Beşiktaş'ta insanlar yılgın, geleceğe ümitle bakamıyor. Yani Beşiktaş'ın, taraftarın, camianın, genel kurulun ve divan kurulu üyelerinin sosyolojisinin mutlaka irdelenmesi gerekiyor. Yani bu mutsuzluğa, yılgınlığa yol açan nedenlere iyi odaklanılması gerekiyor.
Öncelikle Beşiktaş özüne dönmeli. Yani o değerlerine geri dönmeli. Biz, yavaş yavaş değerler erozyonuna uğraya uğraya bugünlere geldik.
İlk başta ruhuna bakmak lazım.
Nerede kayboldu abi o ruh? Ne zaman kayboldu?
2000’den sonra kaybolmaya başladı.
Yani Beşiktaş'a bakıldığı zaman, aslında Beşiktaş milli mücadeleye çok büyük katkıda bulunmuş bir kulüp. Bugün, Beşiktaş futbol takımının yarısını Çanakkale'de şehit vermiş. Ve kurucuların çok büyük bir çoğunluğu milli mücadelede istihbarat görevlerinde bulunmuş. Yani bugün Cumhuriyet’in kurulmasına çok büyük etkileri olan bir kulüp.
Buradan baktığında da bir de semt kültürü var tabii. Yani Beşiktaş'ta dönemin başkanlarıyla, yöneticileriyle, akşam beşten sonra çarşı içinde dükkanların önüne minik taburelerin atılarak sohbetlerin edildiği, çayların içildiği, sonra oradan da topluca restorana(!) gidildiği sevgiyle yeşeren bir kardeşlik bağı vardı. Her biri erdemli insanlardı, tek gayeleri vardı, Beşiktaş’ı yüceltmek. Ne kendi işlerini geliştirmek ne bir ihaleye girmek veya Beşiktaş’ı basamak yapıp siyasete atılmak, para kazanmak gibi bir amaçları yoktu. Tek düşünceleri, var olan kültürü kuşaktan kuşağa aktarmak, Beşiktaş’ı ölümsüz kılmaktı. Büyüklere saygı, küçüklere bir sevgi vardı. Fakat özellikle 2000’den sonra endüstriyel futbolun da gelişmesiyle birlikte bu değerler kaybolmaya başladı. Endüstriyel futbolun yükselişiyle birlikte spor kulüpleri birer ticarethaneye dönüştü ve bu ilişki biçimi de değişmeye başladı. Kulüpler giderek bilanço tablolarıyla, sponsorluk anlaşmalarıyla ve piyasa değerleriyle tanımlanır hale geldi. Tabii ki yani ekonomi modern futbolun kaçınılmaz bir gerçeği. Ama bir kulüp sadece rakamlardan ibaret olduğunda, ruhunu kaybeder. Beşiktaş kulübü canlı bir organizmadır, dünya çapına yayılmış milyonlarca taraftarıyla canlı bir yapıdır, ruhu vardır. Ruhunu milli mücadeleden alır, Çanakkale’den alır, çarşıdan alır.
Aslında bütün kulüplerin bir ruhu var. Yani kulüpler sadece ticarethane değil. Yani kulüplerin ruhunu anlayamazsan, bu umutsuzluk aşılamaz. Kulüpler sadece kupalarla değil, insanların onlarda bulduğu anlamla yaşarlar. Çünkü........
