İstanbul’da sezon iyi başladı: Sanatın ısrarı üzerine
Bu sene tüm diğer zorluklara rağmen piyasamız adına umutlu hissettiğimiz bir ortam izliyoruz. Hayatın tümü üzerinde söz sahibi olamasak da üretmeye, bakmaya, peşine düşmeye devam ediyoruz. Sanat, en zorlu dönemlerde dahi devam etmiştir.
Geçtiğimiz gün sanat eksperi Marc Ottavi ve yazar Kerem Topuz, yaptıkları Fikret Muallâ konferansında hatırlattı; Ayvalık’taki kısa öğretmenlik döneminden kalan o meşhur istifa cümlesiyle: “Elektriği olmayan bir şehirde resim hocasına da ihtiyaç yoktur.”
Gerçekten öyle midir?
Bir süredir sanat alanının kendine sorduğu sorulara bir referans olur diye not etmeli. Muallâ, 1934’te Ayvalık Ortaokulu’na resim öğretmeni olarak atanmış ve kısa süre sonra bu sözlerle görevinden ayrılmıştı. Yıllar sonra Paris’te hastanede kaldığı dönemlerde ise resim yapmayı sürdürdü. Ayvalık’ta sanatın işlevini sorgulayan ressam ile hastanede resim yapmaya devam eden ressam aynı kişiydi.
Bu çelişki, sanatın ne işe yaradığı sorusuna verilebilecek çoğu cevaptan daha ilginç.
Sanatçı her zaman umutla çalışmaz. Kimi zaman öfkeyle, kimi zaman korkuyla, kimi zaman hayatındaki diğer ihtimaller tükendiği için üretir. Fakat ortaya çıkan nesnenin kendisinde ister istemez geleceğe ilişkin bir varsayım vardır. Bir resim yapılmışsa ona bir gün bakılabileceği kabul edilmiştir. Bir eser, üretildiği ânın sınırlarından çıkıp tanımadığı insanların zamanına bırakılabilir. Sanatın umutla ilişkisi belki de en sahici biçimiyle burada bulunuyor.
İki dünya savaşı arasındaki Paris’e bakalım. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Paris’e gelen sanatçıların önemli bir bölümü göçmen, sürgün, yoksul ya da kendi ülkelerinde çalışabilecekleri özgür ortamı bulamamış insanlardı. Bugün sanat tarihinin merkezinde duran isimlerin oluşturduğu çevre sonradan “École de Paris” başlığı altında toplandı. Oysa ortak bir üslupları bile yoktu. Paris onları aynı şehirde buluşturmuştu.
Bugün o yılları sanat tarihinin güvenli mesafesinden izlediğimiz için, eserlerin yapıldığı sıradaki belirsizliği kolaylıkla göz ardı ediyoruz. Onlar henüz “tarih” değildi. Sanatçılar da ileride müzelerde yer alacaklarını bilerek çalışmıyordu. Dönemin bütün huzursuzluğu, yerinden edilme hali, ekonomik sıkışmışlığı ve yaklaşan felaket duygusu üretimin içine sızdı. Buna rağmen atölyeler kapanmadı.
Onlar bir gün “Şimdi sanatın sırası mı?” deyip vazgeçmiş olsaydı, bugün yirminci yüzyılı başka türlü hatırlardık.
Burada sanatı felaket karşısında bir kahraman olarak atamak istemem. Böyle bir yükü sanata vermek de haksızlık olur. Daha basit ve daha güçlü bir durum var: insan doğası gereği üretmeye devam ediyor. O üretim bazen çağının tanığı, bazen itirazı, bazen de bütünüyle kişisel bir sığınak haline geliyor. Yıllar sonra dönüp baktığımızda bir dönemi savaş, ekonomi, politika gibi aracılardan okuduğumuz kadar o dönemin resimlerinden, fotoğraflarından, filmlerinden de tanıyoruz.
Sanata olan hevesimizi, buradan büyütmeliyiz.
Contemporary Istanbul’un 21. edisyonu, 16 ülkeden 70 galeriyi, 736 sanatçıyı ve 1.372 eseri Tersane İstanbul’da bir araya getiriyor. 22 galeri fuara ilk kez katılıyor; bunların 21’i yurtdışından. Focus Asia, Newcomers ve New Grounds bölümleri de fuarın alanını genişletiyor. Rakamlar kuşkusuz niteliği kendi başına açıklamaz. Ancak genel itibariyle özenli ve bir iş alanı olduğunun farkında bir yapılanma görülüyor.
Contemporary Istanbul’un bu edisyonunu başarılı bulduğum unsurlardan biri, 2010’lardaki İstanbul ruhunu geri getirmesi. İlk kez gelen galeriler arasında Yeni Delhi’den METHOD, Tiflis’ten IDENTICA, Hong Kong ve Şanghay’dan Pearl Lam Projects, Tokyo’dan Takato Kano Gallery ISKRA, Berlin’den Galerie Thomas Schulte, San Francisco’dan Jessica Silverman ve Paris’ten........
