Hayat Bir Gün: Eternity And A Day (1998)
İnsanlar, zaman kavramını çoğu zaman günlerin geçmesi ve saatlerin ilerlemesi ile ölçerler. Geçmiş ve gelecek arasında akan hayatın karmaşasında, zamanın ve anın değerini ise yeterince anlayamazlar. Oysakiyaşarken fark edemedikleri bazı anlar bazen bir güne sığdırılamayacak kadar değer taşır. Yaşamın bir noktasında hatırlanan bu anlar, bireyin ömrünü ve karakterini etkileyecek duruma gelebilir. Bu noktada yönetmenliğini Theo Angelopoulos’un yaptığı Eternity and a Day’e (1998) zamanın önemi üzerinden bakacak olursak, filmin zaman kavramını doğrusal bir anlatı olmaktan çıkararak çok yönlü bir şekilde ele aldığı görülür. Filmde zaman; hafıza, kayıp ve varoluş gibi kavramlarla birlikte işlenerek film boyunca psikolojik bir bakış açısı sunulur. İzleyiciye akıllarda kalıcı bir şiirsel deneyim yaşatan film, bir adamın sadece ölümle yüzleşmesini değil, içinde bulunulan anı, yarım kalmışlığı, kelimelerin yarattığı hisleri ve duyguları derin bir şekilde ele alır.
Film, ilk dakikadan itibaren ölümün gölgesinin hissedildiği bir sabah, ana karakter yazar Alexander’ın uyanmasıyla başlar. Hastalığıyla yüzleşmek zorunda kalan Alexander’ın hayatından bir gününü anlatacak olan o sabah, sıradan bir günden oldukça farklılık taşır. Bir günün içine geçmişini, çocukluğunu, anılarını ve acılarını sığdıran Alexander, geçmişin ve bugünün karıştığı bir zaman diliminin içine düşer. Tam bu noktadaizleyici yönetmen Angelopoulos’un, bilinç ile hafızayı nasıl kusursuz bir şekilde işlediğine tanıklık eder. Bu sayede izleyici sadece yaşanılan “o günü” değil, Alexander’ın geçmişini, karakterini ve zihin yapısını da analiz edebilir.
Alexander oldukça entelektüel, farklı bir düşünce yapısına sahip ve derin duygular yaşayan bir karakter olarak karşımıza çıkar. Ancak bu duyguların arkasında derin bir içsel yalnızlık da göze çarpar. Yazar olmanın verdiği dinginlik ve felsefi kişiliği ile bu yalnızlık, onun hem bir dayanak noktası hem de bir kaçış alanı hâline gelir. Onun kelimelerle........
