menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ankara Okulu Ekolü ve Fazlurrahman

11 0
08.07.2026

Ankara Okulu’nun kuruluşuna neden ihtiyaç duydunuz? Bu girişim hangi düşünsel ve toplumsal şartlar içerisinde ortaya çıktı?

Fakülte yıllarımız, hayatımızın en yoğun okuma ve düşünsel gelişim dönemine karşılık geliyordu. O yıllarda okumak, salt akademik bir gereklilik değildi. Dünyayı, toplumu ve kendimizi anlamanın temel yolu olarak görülüyordu okumak. Çevremizde yeni yayımlanan bir kitap ya da dergiyi ilk okuyan kişi olmak adeta bir ayrıcalıktı. Her yeni yayın, farklı düşünce dünyalarına açılan bir kapı olarak değerlendiriliyordu. Sadece kendi çevremizde üretilen eserleri okumak gibi bir kısıtlılık içinde değildik. Farklı fikrî geleneklere ait çalışmaları da dikkatle takip ediyorduk. Çünkü hakikate ulaşmanın ancak farklı düşünce ve tecrübelerle temas kurmakla mümkün olduğuna inanıyorduk.

Öğrencilik yıllarında Ankara’nın Altındağ semtinde bir gecekonduda ağabeyimle birlikte yaşıyordum. Kendisi Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde benden bir sınıf öndeydi. Maddi imkânlarımız sınırlı olmasına rağmen, entelektüel merakımız ve öğrenme isteğimiz oldukça güçlüydü. Akşamları yaptığımız uzun okumalar ve karşılıklı müzakereler hem bilgi birikimimizi artırıyor hem de düşünme biçimimizin şekillenmesine katkı sağlıyordu. Birimizin okuduğunu diğerine aktarması sayesinde farklı kaynaklardan aynı anda beslenebiliyorduk. Böylece daha geniş bir perspektif geliştirebiliyorduk. Çeşitli kitapları parklarda ve müsait mekanlarda arkadaşlarla beraber sesli okuyup uzun uzadıya tartışmalar yapıyorduk.

Bu süreç aynı zamanda bizi Ankara’nın dönemin önemli kültür ve kitap merkezleriyle tanıştırdı. Hacı Bayram çevresindeki kitapçılar, Kızılay’daki Zafer Çarşısı ve sahaflar fikrî alışverişin gerçekleştiği bizim buluşma alanlarımızdı. Yeni yayımlanan eserleri takip ediyor, kitaplar etrafında uzun tartışmalar yürütüyor ve farklı görüşlerle tanışma imkânı buluyorduk. Geriye dönüp bakıldığında, söz konusu mekânların bir neslin fikrî gelişiminde önemli bir rol oynadığı söylenebilir.

Zamanla öğretmenlik mesleğinin beni başlangıçta olduğu kadar heyecanlandırmadığını fark ettim. Asıl ilgim, düşüncenin üretilmesi, yaygınlaştırılması ve farklı çevreler arasında dolaşıma girmesi meselesiydi. Bu nedenle mezuniyet yıllarına yaklaştıkça yayıncılık fikri giderek daha belirgin bir hedef hâline geldi. Nitekim 1986 yılında fakülteden mezun olduktan sonra ağabeyimle birlikte Ankara Hacı Bayram’da kurulan bir yayınevinin kurucu kadrosunda yer aldık. Böylece yıllar boyunca okuma ve tartışmalarla biriktirdiğimiz entelektüel sermayeyi yayıncılık alanında değerlendirme fırsatı bulduk.

Daha sonraki süreçte ağabeyim öğretmenlik mesleğine yönelirken, ben bazı arkadaşlarımla birlikte yayıncılık faaliyetlerini sürdürdüm. Fakülte yıllarında üzerinde yoğunlaştığımız meseleler, yayımlayacağımız eserlerin niteliğini de belirliyordu. Bu doğrultuda yayımladığımız ilk eserlerden biri Muhammed Abduh’un “Tevhid Risalesi” oldu. Ardından Ali Şeriati, Fazlur Rahman, Reşid Rıza ve Seyyid Kutub gibi isimlerin eserlerini yayımladık. Bu tercihle hem kendi fikriyatımızı geliştiriyor hem de farklı düşünürleri Türkçeye kazandırma amacı taşımanın yanı sıra İslam düşüncesinin güncel sorunlar karşısında yeniden değerlendirilmesine katkı sunmayı hedefliyorduk.

Bugünden bakıldığında bu yayınların olağan tercihler olduğu düşünülebilir. Ancak söz konusu dönemde bu isimlerin eserlerini yayımlamak önemli ölçüde eleştiri ve tepkiyi göze almayı gerektiriyordu. Bazı eserler nedeniyle ağır ithamlarla karşılaştığımız, hatta dinî sınırları aşmakla suçlandığımız dönemler oldu. Bununla birlikte, ortaya çıkan tartışmalar bize önemli bir gerçeği gösteriyordu. Toplumun yeni sorular sormaya, farklı görüşlerle yüzleşmeye ve dinî düşünce açısından mevcut yaklaşımları yeniden tartışmaya ihtiyacı vardı.

1993 yılında ise kurucu kadrosunda yer aldığımız yayıneviyle yollarımız ayrıldı. Bu ayrılığın temelinde belirli fikrî farklılıklar bulunuyordu. Her ne kadar kolay bir süreç olmasa da, sonradan bakıldığında bu ayrılık yeni bir başlangıcın önünü açtı. Yayıncılıktan vazgeçmek yerine, yeni bir yayın evi kurma fikri üzerinde yoğunlaştık.

Yaptığımız istişareler sonucunda bir arkadaşımızın önerisiyle “Ankara Okulu” isminde karar kıldık. Bu isim bir yayınevinin ismi olmaktan öteye geçti, belirli bir fikrî arayışı ve entelektüel iklimi ifade ediyordu. Kuruluş sürecindeki temel motivasyonumuz, söylenmemiş olanı dile getirmek, yeterince tartışılmamış meseleleri gündeme taşımak ve yayımlanmamış eserleri okuyucuyla buluşturmaktı. Bunun kolay ve risksiz bir tercih olmadığının farkındaydık. Ancak düşüncenin sadece özgür tartışma ortamlarında gelişebileceğine inanıyor olmamız bizim bu motivasyonumuzu diri tuttu.

Bu doğrultuda Ankara Okulu’nun temel hedefi; akademik niteliği yüksek, güncel fikrî sorunlara cevap arayan, geleneğin zengin birikimini bütünüyle reddetmeden yeniden yorumlayan ve çağdaş içtihat arayışlarına katkı sunan eserler yayımlamak oldu. Bir taraftan İslam düşünce mirasının önemli kaynaklarını gün yüzüne çıkarmayı, diğer taraftan çağdaş dünyanın ortaya çıkardığı sorunlara ilişkin yeni yaklaşımları okuyucuyla buluşturmayı amaçladık. Yayıncılığı, yazıları kâğıdın üstüne basıp iki kapak arasına almak suretiyle kitap üretmek gibi teknik bir iş olarak görmüyorduk. Düşünce üretiminin, eleştirel tartışmanın ve entelektüel etkileşimin zemini olarak gördük.

Bu nedenle Ankara Okulu’nun hikâyesi bir yayınevinin kuruluş hikâyesi ötesine geçip hakikati arama çabasının, fikrî cesaretin, eleştirel sorgulamanın ve sürekli öğrenme arzusunun hikâyesi olmuştur.

“Ankara Ekolü” kavramı bugün ilahiyat literatüründe önemli bir yer tutmaktadır. Siz, bu sürecin içerisinde yer alan biri olarak, ekolün entelektüel kimliğinin oluşumunu ve ilk dönemlerde karşılaştığı tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün “Ankara Ekolü” olarak adlandırılan yaklaşımın ortaya çıkışını, önceden tasarlanmış ve belirli hedefler doğrultusunda örgütlenmiş bir hareket olarak değerlendirmek doğru değildir. Bu yapı, daha ziyade Türkiye’de ilahiyat düşüncesinin geçirdiği dönüşüm sürecinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, kuruluşundan itibaren diğer yüksek din öğretimi kurumlarından farklı bir akademik karakter geliştirmiştir. Özellikle felsefe, dinler tarihi, sosyoloji ve dinî düşüncenin eleştirel incelenmesine yönelik derslerin müfredatta önemli bir yer tutması, fakültenin özgün bir entelektüel atmosfer oluşturmasına katkı sağlamıştır.

Bu atmosfer içerisinde gelişen yaklaşımın temel özelliği, dinî düşünceyi akıl ile vahiy arasında bir karşıtlık kurmadan ele almasıdır. Bir taraftan İslam’ın temel kaynaklarına bağlı kalınırken, diğer taraftan tarih boyunca oluşan yorumların eleştirel biçimde değerlendirilmesi gerektiği düşünülmüştür. Özellikle M. Said Hatiboğlu, Hüseyin Atay, M. S. Aydın ve Süleyman Ateş gibi isimler, bu fikrî zeminin oluşmasında önemli roller üstlenmiş; daha sonraki kuşaklar da bu mirası farklı yönlerden geliştirerek sürdürmüştür. Sonraki yıllarda akademik ve entelektüel çevrelerde bu yaklaşım “Ankara Ekolü” adıyla anılmaya başlanmıştır.

Ankara Okulu Yayınları ile Ankara Ekolü arasındaki ilişkinin de bu bağlamda değerlendirilmesi gerekir. Ankara Okulu Yayınları’nın Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ile kurumsal bir bağı bulunmamakla birlikte, yayınevinin kurucuları ve önde gelen aktörleri büyük ölçüde bu düşünsel iklim içerisinde yetişmiştir. Fakülte öğretim üyelerinin eserlerinin yayımlanması, ortak akademik faaliyetler ve özellikle İslamî Araştırmalar ve İslamiyat dergisi etrafında gelişen iş birlikleri, zamanla iki yapının kamuoyunda birlikte anılmasına yol açmıştır. Bununla birlikte, yayınevinin kuruluş sürecinde belirli bir “ekol” oluşturma amacı taşıdığı söylenemez. Esas hedef, modern dönemde Müslüman toplumların karşı karşıya bulunduğu fikrî problemlere ilişkin nitelikli yayınlar üretmek ve bu tartışmalara katkı sunmaktı.

1980’li yıllar, hem Türkiye’de hem de genel olarak İslam dünyasında yoğun fikrî arayışların yaşandığı bir dönemdi. Bu süreçte klasik İslam mirasının yeniden okunmasının yanı sıra modern dönemde ortaya çıkan yorumların da dikkate alınması gerektiği düşünülüyordu. Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Fazlur Rahman, Musa Carullah, Malik b. Nebi, Muhammed İkbal, Ali Şeriati, İzzet Begoviç, Garaudy, M. İkbal, Seyyid Kutup, Mevdudi gibi isimler, İslam dünyasının yaşadığı krizleri yeniden düşünmeye davet eden önemli düşünürler olarak öne çıkıyordu. Ankara Okulu Yayınları’nın yayın politikası da büyük ölçüde bu entelektüel hareketliliğin Türkiye’deki yansımalarından biri olarak şekillendi.

Ankara Ekolü’nün entelektüel kimliğini belirleyen temel unsurun, dinî düşünceyi tarihsel birikimle bağını koparmadan fakat bu birikimi mutlaklaştırmadan değerlendirme çabası olduğu söylenebilir. Kur’an merkezli düşünme, içtihat geleneğinin yeniden canlandırılması, tarihsel tecrübe ile dinin özünün birbirinden ayrıştırılması ve İslam düşüncesinin çağdaş problemlere cevap verebilecek şekilde yeniden yorumlanması bu yaklaşımın temel karakteristikleri arasında yer almaktadır. Bu nedenle Ankara Ekolü’nü belirli görüşlerden oluşan kapalı bir sistemden ziyade, belirli bir yöntem ve düşünme biçimi olarak değerlendirmek daha isabetli görünmektedir.

Yayıncılık faaliyetleri ise bu düşünsel yönelimin görünürlük kazanmasında önemli bir işlev üstlenmiştir. Özellikle o dönemde Türkçede yeterince bilinmeyen veya çeşitli önyargılar nedeniyle mesafeli yaklaşılan bazı düşünürlerin eserlerinin yayımlanması, ilahiyat çevrelerinde yeni tartışmaların ortaya çıkmasına katkı sağlamıştır. Bu eserlerin önemli bir kısmı kesin cevaplar sunmaktan çok yeni sorular ortaya koyuyor ve mevcut kabullerin yeniden değerlendirilmesini teşvik ediyordu.

Bu nedenle ilk dönemlerde karşılaşılan tepkilerin önemli bir bölümü, eserlerin ilmî içeriğinden ziyade temsil ettikleri fikrî yönelime yönelikti. Muhammed Abduh’un Tevhid Risalesi ya da Ali Şeriati’nin eserleri yayımlandığında, bu çalışmalar çoğu zaman akademik bir değerlendirmeden ziyade ideolojik ve kimlik temelli tartışmaların konusu hâline geliyordu. Gelenekten kopmak, modernizmi savunmak veya dinî sınırları aşmak gibi eleştirilerle karşılaşılması, dönemin düşünsel atmosferi dikkate alındığında şaşırtıcı değildir.

Ancak zaman içerisinde ilahiyat alanındaki akademik çalışmaların gelişmesiyle birlikte bu tartışmalar daha bilimsel bir zemine taşınmıştır. İlk dönemlerde yoğun eleştirilere konu olan birçok mesele, daha sonraki yıllarda yüksek lisans ve doktora tezlerinin konusu hâline gelmiş, ilahiyat fakültelerinde meşru araştırma alanları arasında yerini almıştır. Bu durum sadece Ankara Ekolü’nün gelişimi ile sınırlı kalmayıp genel olarak Türkiye’de ilahiyat düşüncesinin olgunlaşma sürecinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Bu açıdan bakıldığında Ankara Ekolü’nün en önemli katkısı, belirli sonuçlar üretmiş olmasından ziyade, dinî düşünce alanında yeni soruların sorulabilmesine ve eleştirel tartışma kültürünün gelişmesine zemin hazırlamış olmasıdır. Zira düşünce tarihindeki büyük dönüşümler çoğu zaman yeni cevaplardan önce yeni sorularla başlamıştır. Ankara Ekolü’nün hikâyesi de esas itibarıyla, İslam düşüncesindeki mevcut yaklaşımları yeniden değerlendirme ve çağın sorunları karşısında yeni ufuklar açma çabasının hikâyesidir.

Yayınevini kurarken amacınız neydi? Değiştirmek istediğiniz veya eksik gördüğünüz hususlar nelerdi?

Aslında meseleyi bir memnuniyetsizlik ya da hesaplaşma duygusuyla açıklamak doğru olmaz. Ankara Okulu’nun ortaya çıkışı, belirli kişi veya kurumlara yönelik bir tepkiden neşet eden bir yapı olarak........

© Fikir Coğrafyası