menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

2018-2023 arasında biz ne yaşadık?

69 0
01.03.2026

Geçen haftaki yazıda, 2027’ye giderken iktidarın önündeki yolun çatallandığını ve alternatif senaryoların hangi sınıfsal dengeler etrafında şekilleneceğini tartışmıştım. Bu haftaki yazıda, “Genel olarak ekonomi politikası, özel olarak da para politikası nasıl şekillenir?” sorusunu odağa yerleştirerek, geçen haftaki tartışmayı biraz daha geniş bir perspektiften ele alacağım.

Bu soru, tıpkı 2027 seçimlerine giderken olduğu gibi, 2021-2023 döneminde de en yakıcı iktisadi ve siyasi sorulardan biriydi. Bu tartışmayla ilgili kamuoyundaki yaygın siyasi ve iktisadi açıklamalar, genellikle siyasi liderlerin tercihlerine, liyakat eksikliğine, yeni siyasi rejime, Merkez Bankası bağımsızlığının aşınmasına ya da seçim ekonomisi gibi faktörlere dayandırıldı. Bu argümanlar kısmen açıklayıcı olarak görülebilir. Ancak yine de yetersiz olduklarını düşünüyorum. Bunun nedeni, siyasal-iktisadi analizi dışarıda bırakmaları ve para politikasının şekillenişinde etkili olan sınıfsal güç ilişkilerini görmezden gelmeleridir.

Geçen hafta, tam da bu tartışmayı ele aldığım bir akademik makalem yayımlandı (Dileyen okur bana email ile ulaşırsa makaleyi iletebilirim). Bu makaleden hareketle 2018-2023 arasındaki para politikası deneyinin temel dinamiklerini özetlemenin, önümüzdeki döneme de ışık tutabileceğini düşünerek, bu haftaki yazıyı bu tartışmaya ayırdım.

2001 sonrası model: Dış kaynağa dayalı büyüme

2018 sonrasındaki dönemi ele almak için biraz geriye gitmek gerek. 2018 krizini, 2001 krizi sonrası düzenden ayırarak incelemek, bu konuda yapılan en yaygın hatalardan biri. Zira 2018’deki döviz krizi, 2001 sonrasında kurulan büyüme rejiminin kriziydi aynı zamanda.

2001 krizi sonrasında IMF programı eşliğinde ve Kemal Derviş uygulayıcılığıyla kurulan, AKP hükümetleriyle devam eden model, merkez bankasının siyasi iktidardan özerkliğine, sermaye hareketlerinin serbestliğine ve yüksek reel faizle yabancı sermaye çekmeye dayalı bir birikim stratejisiydi. Bu model, 2000’lerin ortasında bir yandan enflasyonu kontrol altına alırken diğer yandan hızlı büyüme sağladı.

Büyüme temel olarak iç talep kaynaklıydı. İnşaat sektörü ve finansal genişleme modelin merkezine yerleşti. Bu yıllarda net ihracatın büyümeye katkısı sürekli negatif olarak gerçekleşti. Cari açık kronikleşti. Özel sektörün döviz borcu zirve yaptı. Üretim yapısı ithalata daha bağımlı hale geldi.

Emek........

© Evrensel