menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Güvende olmayan çocuklar, birbirine düşen aileler

45 0
01.10.2026

Haşmetli devletimiz ‘Ailem Güvende’ diye kendinden hayali bir slogan uydurup LGBTİ bireyler ve kurumları üzerinde ağır bir baskı kurar, bunu vesile ederek medyayı susturmaya çalışırken Altın Koza’da izlediğimiz filmler başka bir şeyler anlatıyor seyirciye. Ailenin hiç de öyle güvende falan olmadığını, çocukların ise kaderine terk edildiğine dair hikayeler izliyoruz.

Festivalin ilk günlerinde izlediğimiz “Bir Arada Yalnız”, “Karanlıkta Islık Çalanlar” ve “Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri” aile içlerine türlü biçimlerde bakıyorlardı ve değerlendirmiştik. Devam eden iki günde izlediğimiz “Günyüzü”, “Canavar” ve “Varlık” da merkezine aileyi koyuyor.

Banu Sıvacı’nın önce Berlin sonra da İstanbul’da gösterilen ikinci filmi “Günyüzü” ve Tunç Şahin’in “Canavar”ı artık yaşını başını almış birer yetişkin olan insanların çocukluk travmalarını hatırlama, yüzleşme temasıyla dikkat çekiyor. Şiddet mağduru olmuş ya da buna tanık olmuş çocukların geçmişin parçalarını birleştirme, kayıp anları netleştirme ve suçlularla yüzleşme, onlardaki pişmanlığı görebilme çabalarına dair hikaye örgüsüne sahip ikisi de.

“Günyüzü”nde müzisyen bir kadın olan Suna, tahliye kararı verilen köyüne kısa süreliğine geri döner. Hal ve tavrından uzun süredir bu mekan ve onun hafızasıyla bağını kopardığını, kimi mecburiyetler dışında gelmediğini anlarız. Suna’nın köye gelişi, uzun yıllar önce kaybettiği kız kardeşinin ölümüne dair şüphelerini tetikler. Ancak yıllardır bu kayıptan sorumlu tuttuğu Bekir, demans hastasıdır ve geçmişi bulanık hatırlamaktadır. Suna o dönem de şüphelerini dile getirmiş ancak ne ailesi ne de çevre bunu ciddiye almıştır.

Suna’nın zihninin bulanıklığı ve Bekir’in demansı arasında kurulan ‘belirsizlik’ bağlantısı filmin güçlü yanlarından birisini oluşturuyor. Banu Sıvacı, ilk filmi “Güvercin”de de güçlü bir görsel dünya kurmayı başarmıştı, burada da görüyoruz bunu. Suna’nın geçmişe dair flu şeyleri netleştirme çabasının Bekir’in durumu ve köyün tahliye edilecek olmasıyla zaman baskısı altında olmasının yarattığı gerilim de filmin artı hanelerine yazılacak kuşkusuz. Geçmişin kimi parçaları netleştikçe ve bazı taşlar yerine oturdukça küçük kardeşin kaybına giden yolların yalnızca taşra insanının varoluş biçiminin bir sonucu değil, Suna’nın oradan koptuktan sonra yapmadıkları ya da yapamadıklarıyla da ilgili olması da tek bir suçlunun olmadığını gösteriyor. Suç değilse bile kayıtsızlık kolektifmiş, Suna da bundan azade değil!

Ancak........

© Evrensel