Halkın hakikati ve yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak
Alican Uludağ IŞİD tutuklularının salındığı haberini yaptığı; İsmail Arı yolsuzluğu, mafyatik ilişkileri, bürokrasi içindeki al ver münasebetlerini istikrarlı bir biçimde faş ettiği; Mehmet Türkmen Antep’te birçok işçinin kolunun koptuğunu, patronların işçi ücretlerini zamanında ödemediğini söylediği için tutuklandılar. Yozlaşmanın farklı yönlerine odaklanan ikisi gazeteci biri sendikacı üç insanı cezaevine gönderen suçlamanın üst başlığı ‘Yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak’, kataloğu ise ‘cumhurbaşkanına hakaret’ oldu.
Oysa haberlere ve sendikacının sözlerine konu olan olaylar parça parça zaten çeşitli basın organlarında yer almıştı. Bazen üçüncü sayfanın münferit havadisi olarak, bazen gidişata ilişkin bir alarm sesi çıkarmak amacıyla dosyalanarak. Olguları birleştirme yeteneğine sahip olanlar için açık kaynaklar bile gerçekleri gören gözlerin önüne sermeye hazırdır.
‘Yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu’ 2022’de çıkarılan yasayla icat edildi. Yasanın içeriği, gerçekliğin sürekli ekran yüzlerinin öznelliklerine kurban edildiği, sosyal medyanın maaşlı veya gönüllü trollerinin kendine özgü bir gerçek inşa edebildiği çağın özgün koşullarında yargının hakikatin peşinde olduğuna delalet etmekten çok, hakikatin sahipliğini tekelleştirmek amacındaydı. Ortaya çıkan kakofoni içinde bu tekelleştirme çabası bir ironi gibi görünebilir ne var ki yanıltıcı bilgiyi alenen yayma yasası ile medya kakofonisinin birbiriyle çeliştiği değil gerçeği ulaşılamaz kıldıkları ölçüde birbirlerini desteklediği de bir realitedir.
Gerçekliğin kısaca nesnel dünyada gerçekten olup bitenler, bilginin ise bu ilişkilerin zihinde soyutlanmasıyla edinilen bir kaynak olduğuna ilişkin olabildiğince nesnel görünen fikir dünyayı bölünmez bir bütün olarak kabul ediyordu. Bu tanımın sorunu, mevcut gerçekliği üzerinde işlem yapılamaz kabul etmesiydi. Ama iki çatışan sınıf için gerçekliğin dönüştürülebildiği de deneyimle sabittir.
Bundan yıllar önceki maliye bakanının “Aya otoyol kuracağız desek bize inanacak insanlar var” demesiyle, Karadeniz’de veya Gabar’da petrol bulunduğu tekrarlanan ‘müjde’sinde olduğu gibi gerçeklik, söz ve değer enjeksiyonu gücünü elinde tutan iktidarın zihnin yapısındaki dönüştürme sürecinden geçtikten sonra kitlelere mal edilebiliyordu. Yanıltıcı bilgiyi yayma hakkını sahiplenip ifade özgürlüğünü kitlelerin öz kullanımından alarak kendine zırh yapmak bir siyaset cilvesi oldu.
Orwell’in 1984 adlı distopik romanında geçtiği gibi konuşma özgürlüğü artık iktidarın söylediğini söyleme mecburiyetine dönüştürülmüştür. Orwell diktatörün uzantısı O’Brian ile Winston arasında geçen bir sahne yazar. Winston’a işkence eden O’Brian’a dört parmağını göstererek kaç gördüğünü sorar. Winston* ona dört parmak görüyorum demesine rağmen O’Brian ona işkence yapmaya devam eder. Önemli olan Winston’ın iki kere ikinin dört ettiği gibi kesin bir doğru karşısında bile şüpheye düşmesi ve bunun yerini şimdiye kadar bildiğinden, değerlerinden, iç tutarlılığından kuşkunun alması; öz saygısını sağlayan kesinliklerin yıkılmasıdır.
Bu yıkıcı güç bir distopya değil, bugünün de gerçeğidir. Günün 8 saatlik dilimlere bölünmesi, düzenli çalışma saatleri, önceden sözleşilmiş ücret, tanımlanmış yasal haklar, bedensel ve duygusal bütünlüğü az çok korumaya yarayan iş ve hayat düzeni için sürekli mücadele eden işçi sınıfının, edebildiği kadar kontrol ettiği gerçekliğin üzerinden buldozer gibi geçen dünya kapitalizminin politik saldırısının altında ezildiğinden beri belirsizleşti. Şimdi yaşanan hukuk bu belirsizliğin de hukukudur. Güvencesizlik ve güvensizlik bütün kurumların işleyiş mekanizmasına yerleştiği gibi iktidar keyfiyetini de besledi. Hayatın bu kadar belirsizleştiği durumda sözün tutarlı olması için bir mesnet de kalmaz. Tam da bu yüzden cezanın suç ile suçun da ceza ile ilişkisi eski kesinliğini yitirir, duruma ve kişiye göre değişir; söz dengesiz bir sınıf savaşında egemenlerin yıkıcı gücüne dönüşür.
Değer yitimi ve savaş siyaseti
Bugün faşizmden miras devşirerek dünyanın başına bela olan Trump milyonların gözünün içine bakarak rahatlıkla yalan söyleyebiliyorsa; dayanışmanın, omuz omuza durmanın, haklının yanında olmanın, doğruluk ve dürüstlüğün yani insan ilişkilerini kurucu değerlerin yerine, para ve sermayeyi gizlemeye gerek duymadığı bir aç gözlülükle koyabiliyorsa dünya emekçilerinin rasyonalitesini çökertme stratejisinin kısmen başarılı olmasındandır.
Ama elbette kısmen. Bugün sermayenin dünya işçi sınıfına ve ezilenlerin aklını temsil eden entelektüellere, gerçeğin bilgisini yüze vuran gazeteci ve sendikacılara kısmenin içerdiği bir dünya halinden konuşuyorlar ve hakikati yeniden mülk edinmek için kapışıyorlar. Trump’ın başını çektiği finans kapital bütün varını yoğunu yatırdığı ileri teknolojili silahlarla Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya oradan Çin’e kadar amansız bir saldırı yürütürken hâlâ iki kere iki dört ediyorsa aslında hiçbir resmi yalan kazanamamıştır. Trump’ın yaptığı gibi, ‘Biz kazandık’ demenin kapitalizme bedeli geride hep bir kısmen bırakmaktır ki doyumsuz mali sermaye için bu, bütün karşı ateşlerden daha tehlikelidir: O da ezilenlerin hakikatidir, sınıf savaşıdır.
*Prof. Murat Baç, Pasajlar dergisinin Post-Truth Çağı dosyasının yer aldığı 4. sayısında Orwell’in yazdığı işkence sahnesini hatırlatır ve Richard Rorty’nin bir kitabında bu sahneyle ilgili yaptığı yorumla polemik yapar.
Söz ve değer enjeksiyonu gücünü elinde tutan iktidarın zihnin yapısındaki dönüştürme sürecinden geçtikten sonra kitlelere mal edilebiliyordu. Yanıltıcı bilgiyi yayma hakkını sahiplenip ifade özgürlüğünü kitlelerin öz kullanımından alarak kendine zır
