Çözümsüzlük içinde çözüm arayışları
Sorgulamadan, incelemeden, araştırmadan kabul edilen her şey yanıltıcıdır. Bu, özellikle ekolojik sorunlarla ilgili konularda ‘bilimsellik’ adı altında ve bilimsel çalışmaları seçkinci bir alana çekecek şekilde bir dayatmaya dönüşmektedir. Sorunlara ‘çözüm’ gibi öne sürülen ‘yeni’ paradigmalar, o paradigmaları çevreleyen veriler ve tanımlamalar, bizzat o sorunu yaratanların ortaya sürdüğü bilgilerden hareket etmektedir. Böyle olunca da ‘çözümsüzlük içinde çözüm arama’ durumu ortaya çıkmaktadır. Ve ortaya çıkan çözümsüzlük, sorunu yaratanların ilerlemesini kolaylaştırmaktadır.
Şimdi bu söylediklerimizi daha somut hale getirmek için bazı kavramları ele alalım; örneğin “iklim adaleti”, “ekolojik restorasyon”, “adil geçiş”, “onarım” gibi kavramları...
Piyasa tanımı şöyle: “İklim adaleti, iklim değişikliğine neden olan faaliyetlerin faydaları ve iklim değişikliğinin zararlarının adil bir şekilde dağıtılmasını açıklar. Ayrıca iklim adaleti, yüksek karbon emisyonu yoluyla zenginleşen ülkelerin hem gezegenin ısınmasını engellemesi hem de iklim değişikliğinden etkilenen ülkelerin iklim değişikliğine uyum sürecine ve çevre dostu teknolojiler geliştirmesine yardımcı olmakla sorumlu olduğunu vurgular.” (Wikipedia)
Bu tanımlama, tam da sistemin istediği gibi, iklim değişimini sera gazlarından kaynaklı atmosferik olaylara bağlayan bir algılamayı oturtmakta ve şunu içermektedir: “Faaliyetlere devam, ama azaltacağız… Kârı da zararı da paylaşacağız. Gerekirse yeni teknolojileri sisteme alacağız…” Buradan gelecek ‘adalet’ sadece evrak üzerinde olur. Doğa yıkımlarının bedeli yine toplumlara yüklenir.
“Sağlıklı bir ekonomi ve temiz bir çevrenin bir arada var olabileceği ve olması gerektiğini savunan adil geçiş kavramı, ekonomiyi ‘herkes için’ mümkün olduğunca adil ve kapsayıcı bir şekilde yeşil hale getirmek, insana yakışır iş fırsatları yaratmak ve kimseyi geride bırakmamak anlamına geliyor. Burada adaletin sağlanacağı 3 ana ayak olan iklim, enerji ve çevre konuları karşımıza çıkıyor. Yani adil geçişin, enerjiyi iklim ve çevresel adaletle bir araya getirdiğini söyleyebiliriz.” (SOCAR Türkiye web sitesi)
Görüldüğü gibi ‘iklim adaleti’ ve ‘adil geçiş’ söylemleri iç içedir. Şirketlerin yaptığı sınıflandırmalar ile doğa ilişkisi belirlenebilir mi?
En kısa şekilde ‘ekosistemi eski haline getirme çabası’ olarak tarif ediliyor. Bir ekosistem kırılınca eski haline gelmesi ya da onarılması mümkün mü? Bu tehlikeli bir söylem. Bunları gündeme sokan merkezler, kendi çözümsüzlüğünü bir çözüm seçeneğiymiş gibi tartıştırıyor. Gerçeğin er geç ortaya çıkacağını bildiği halde ‘zaman kazanmaya’ ve kazandığı zamanın arkasına saklanmaya çalışıyor. Tıpkı Çöpler-İliç-Erzincan madeninde olduğu gibi.
Daha yakın zamanda madenciliğin yıkım getireceğini öne sürenlere karşı, tanımlama yapmadan “her türlü tedbir ele alınacak” diye, broşür teknolojisini piyasaya sundular. Böylece toplumsal uyanışı baskıladılar. Bugün karşı karşıya olduğumuz durumu tanımlamalar üzerinden, uydurma kavramlar ile broşür teorisine çevirmede epey yol aldılar.
Her yıl büyük bir maden işletmesi kaynaklı yıkım izliyoruz. Daha dün Kirazlıyayla-Yenişehir-Bursa bakır-kurşun-çinko işletmesinin atık depolama bölgesindeki yıkımın ardından yaşanan felaket… Bu felaket, belki de ‘ölüm’ olmadığı için pek çok mecrada kısa haber olarak geçti. Oysa Çöpler-İliç-Erzincan yıkımından, boyut dışında bir farkı yoktur.
Bu tür yıkımlar kapitalizmin standartları, tanımlamaları ve broşür söylemleriyle artık sürüp gidecektir. Tesislerdeki çöküşün “aşırı yağışa” bağlandığı görülmektedir. Bu aşırı yağış iddiasının referansı nedir? Orada da “iklim krizi” kavramı devreye giriyor. Oysa asıl kriz sistemin risk operasyonudur; çünkü tesis sayısı artıyor ve tesis arttıkça yıkımlar da artıyor. Ve giderek, bazı yıkım ve felaketler haber bile olmayacak kadar ‘sıradanlaşıyor’!
Sistem, tüm bu olanlara karşı kendi ‘muhalefetini’ de inşa etmeye çalışıyor. Bu nedenle mevcut işleyişin sahiplerince ortaya konan kavramlardan uzak durmalı, “bilimsel” tekelleşmeden değil, sorgulayan gerçek bilimden yararlanmalıyız.
Yaşanan doğal yıkımları "kriz " olarak tanımlayan kapitalizmdir. Kriz geçici bir durumu ifade eder ve daha çok ‘riskler’ üzerinde durulur, ‘bilinmeyen tehditler’den söz edilir. Oysa her şey ortadayken hala kapitalizmin argümanlarıyla konuşmak, çözümsüzlük içinde çözüm aramaktır ve bu, toplumsal enerjinin oluşturduğu gücü de karşı tarafın hanesine eklemektedir.
Adaletin iklimi ne düzeyde?
Örneğin yerel direniş ağları üzerine çöken bir örtü var. Her gün bir yenisi kurulan, aynı kişilerden oluşan, sorunların kökeninden değil sonucundan yola çıkan ve bir ‘kriz’ spekülasyonu ile yetinen, toplumsal heyecanın yükselmesini ve doğru yere yönelmesini engelleyen grup ve yapılardan kurtarmak gerekir bu ağları.
Örneğin son aylardaki su baskınlarını ‘aşırı yağış’ ve ‘iklim krizi’ne bağlayan ve ortaya çıkan tabloyu altyapı ile ilişkilendirenleri “akıl ve bilim dışı” olarak yaftalayan bir eğilim var. Oysa Meteoroloji Mühendisleri Odası bu yağışların beklenen düzeyde olduğunu belirtiyor: “Sorun iklim değişiminde olmadığına göre; 2025 yazından ve 2026 kışında yaşananlardan (…) bilim, teknik, mevzuat ve yönetim konusunda dersler çıkartmamız ve ortak hareket ederek çözüm bulmamız gerekmektedir. ‘İklim değişimine uyumlu kentler’ söyleminden önce, kentler mevcut meteorolojik parametrelere uyumlu hale getirilmelidir. Kentler mevcut meteorolojik verilere uygun planlanır ve projelendirilirse iklim değişiminin etkisi de giderilmiş olur.” (TMMOB Meteoroloji Mühendisleri Odası, 17 Şubat 2026 tarihli basın açıklaması)
Sel baskınlarının, kentlerin ve yolların sulara gömülmesinin ‘ikim krizi’ ile açıklanması uydurmadır. Yağışların akacağı, dalgaların yayılacağı alanların plansız kentlerce işgal edilmiş olmasıdır asıl sorun.
Suyu kirletenler, suya el koyanlar, şimdi yeni bir sektör oluşturma peşinde: “Yağmur suyu hasadı”… Yağış suyunu çatıdan bacadan hasat edecek sistemler! Elbet yağış sularının kentlerde bazı alanlarda sulama gibi amaçlarla kullanılması söz konusu olabilir. Ancak susuzluğun temelini “kriz” söylemine oturtup, bunun üzerinden yeni sektörlerin broşür teknolojilerini devreye almak kimin işine yarar?
Tüm argümanları kapitalist yönlendirmeden türetip, “doğru-yanlış”, “iyiler-kötüler” ikiliği üzerinden yapılan tartışma, etkinlik ve eylemler etkisiz ve ‘makul’ bir muhalefet oluşturur.
