Emperyalizm muhipleriyle siyonizmin 'seküler' goygoycuları!
Siyaset, temsili iddiasıyla bağlı bulunduğu -yalanı dolanı bir yana bırakırsak- sosyal sınıfsal güçler veya yine iddia bağlamı veri alındığında ‘toplum’ söz konusu olduğunda, söylem ve eylem uyumu veya uyumsuzluğuyla gerçeğin tartısına vurulur. İsabeti, ciddiyeti, tutarlılığı ya da pragmatizmin anlık ve konjonktürel gereklerine sarınarak bağlandığı hedefin kime, hangi sınıfa, hangi devlete yaradığı/hizmet ettiği, muhtevasının karakteristiğini ortaya koyar.
İster uluslararası alanda ister ülkelerin iç toplumsal ilişkilerinde, önceki zamanların her türden güç mücadelelerinin ürünü ve sonucu olarak oluşmuş, belirlenmiş veya üzerinde uzlaşılmış kural, anlaşma, kriter, her ne denmiş ya da denecekse, tümünün, yine güç ilişkilerine bağlı olarak ve fakat sömürülen sınıf, baskı altındaki halklar, bağımlı ülkeler aleyhine zora dayalı olarak geçersiz ilan edildiği zamanlarda bulunuluyor.
Böylesi zamanlarda, varlıkları ve konumları tarihsel olarak gayrimeşru olan ve toplum yaşamına cebri olarak el koymuş durumdaki sömürücü iktidar güçlerine veya şu ya da bu ülkeyi askeri zor yoluyla işgale kalkışan, başka halkların yaşadıkları topraklardaki kaynakları ele geçirmeye çalışan, kendi boyunduruğu altında rejimler inşa etmeye girişen emperyalist-siyonist vs. barbarlık kuvvetlerine, yasalara, kurallara, hukuka uyma çağrıları çıkararak, az çok sözü edilebilir durum değişikliklerinin sağlanabileceğini ummak, büyük bir yanılgı olmuştur ve olacaktır. Bu türden çağrılar hiç yapılmaz değil, yapılabilir. Ancak değiştirici olanın karşı güç; sömürülen ve ezilenlerin tekil ve bütün ülkelerdeki dayanışan karşı gücü olduğu, tarihin dersi ve kaydıdır!
Türkiye’nin Saray iktidarının, egemen sınıfın belirleyicisi olduğu kendi yasalarını, anayasasını, “ulusal” ve uluslararası en üst hukuk kurumlarını, kendisi açısından bağlayıcı saymadığını defalarca ilan ettiği, seçim ve siyasi partiler yasasını ilga etmekten kaçınmadığı, seçim yoluyla işbaşına gelen muhalif belediye yönetimlerine yargı gücü-hukuk hileleriyle el koyduğu koşullarda, durmaksızın “Seçim de seçim” diye bağırmanın, anketler yayınlayarak “Biz aslında iktidar partisiyiz!” demenin hiçbir yaptırımcı kuvvetinin olmadığı, en azından son bir yıllık CHP kampanyasıyla kanıtlanmış bulunuyor. Hal böyleyken, işçilerin, kent-kır yoksullarının, üretim yapamaz duruma düşen üreticilerin, işsizlerin, her gün birkaçı katledilen kadınların, milyonlarcası işsiz olan gençlerin emperyalist-siyonist saldırganlığa, işsizliğe, açlığa, yoksulluğa karşı birleşme ve CHP’ye, onun belediye yönetimlerine yönelik baskı ve saldırılara karşı mücadeleyi de bunun bir yanı olarak alma yerine, herkesi İmamoğlu davasının arkasında birleşmeye çağıranların bulunması, şaşırtıcı olmasa da, asıl yapılması gerekenden saptırıcı-uzaklaştırıcıdır.
Sosyalistler, proletarya ve ezilenlerin sömürüden kurtuluşu için mücadele eden devrimci komünistler ve tutarlı demokrat devrimciler, baskının her türüne, baskı ve saldırı kimi hedefliyor olursa olsun, ona karşı mücadele ederler. Uzun süre Kürt politikacılarıyla Kürtlerin seçim yoluyla kazandıkları belediye yönetimlerine karşı cephe savaşı yürüten, ardından CHP’ye ve onun belediye yönetimlerine karşı “cihadi kıyma” politikasına geçiş yapan Saray iktidarının bu saldırılarının, gerçekte tüm sömürülen ve ezilenlere karşı sürdürülen susturma ve etkisizleştirme politikasından bağımsız olmadığını ve başarılı olması durumunda da halkın daha fazla zapturapt altına alınmasına götüreceğini, başından beri söylemekteyiz. Ancak bu saldırı kampanyasının bir yılı bulan haftalık CHP mitingleriyle geriletilemediği de anlaşılmış olmalıdır. Halk kitlelerini ‘canından bezmiş hale düşüren’ ekonomik sosyal uygulamaları aralıksız sürdüren ve gün aşırı değil her gün birbirini takip eden Saray-yargı-polis operasyonlarıyla “Ben bildiğimi okur, istediğimi yaparım, gücünüz varsa hodri meydan!” diyen iktidar gücünü, ancak halkın örgütlü-birleşik gücü durdurabilir. Halihazırda giderek ağırlaşan durumu değiştirmek için pazarlarda alamayan ve satamayanlar, işte ölümüne çalışırken ücretleri düşük tutulanlar, ücretleri zamanında ödensin istedikleri için işten atılan ya da polisle kuşatılanlar, sendikalı olmak için çalıştıklarında kendileri ve taleplerini gerçekten savunan sendikacıları gözaltılarla-tutuklamalarla dize getirilmeye çalışılanlar, ortaçağcıl hurafelerle ‘beyinleri yıkanmaya çalışılan’ küçük-büyük gençler, kadınlar ve tüm ezilenler, bu değiştirici gücün dağınık kuvvetleri durumundadır. Sorun bunların, bulundukları her yerde; işte, semtte, fabrikada, okulda, atölyede birleşmeleri -daha fazla birleşmeleridir. Kim bu zorbalık dönemi ve koşullarının halk yararına değişimini istiyorsa, öne alması gereken iş budur. Ayrı yerlerde durup “birlikte mücadele gereklidir!” diye, aslında hiçbir ileri işçinin, demokrat aydının, devrimci ve sosyalist parti ve örgütün karşı çıkmayacağı bir söylemi sürdürmenin, ya da CHP’nin seçim isteminin ardına sığınmanın ilerletici olmadığı, amiyane deyişle ayan-beyandır!
Saray rejimine ve Saray iktidarının saldırılarına karşı mücadelenin hayatın her alanını kapsayan bir çeşitlilik göstermesine ihtiyaç vardır. Bunun kadar, bölgemiz halklarının tepesine bomba yağdırıp halkların kanı-canı pahasına sağlanmış binlerce yıllık kültürel-tarihsel birikimi yıkan emperyalist-siyonist barbarlığa karşı ülkenin her yanında protestolar yükseltme gerekliliği de hayati önemdedir. Her kim ki, molla rejiminin gaddarlığı ve ‘modern burjuva yaşamı’na yönelik değil sadece, emekçilere ve devrimcilere karşı baskılarını da sıralayarak bu yağmacı güçlerin başarı kazanmasından yana tutum belirliyor ve üstü örtülü de olsa destekliyorsa, o, kendi ülkesinin de, halkının da, düşmanı olarak addedilmeyi hak ediyor demektir. Unutulmasın, Şah Rıza, ‘seküler faşist diktatör’lerden biriydi. Emrindeki SAVAK tezgahlarında muhalifler kızartılır, teslim alınmaya çalışılırdı. Kenan Evren, Pinochet, Salazar, Duçe Mussolini, Franco, Ferdinand Marcos, molla falan değillerdi.
Halk kitlelerine zulmedenlerin dini maskeli, ruhban takımından ya da sözümona laisist, “seküler” olmaları, aralarındaki görüş farklılıklarına karşın, sonuçta aynı yere varmaktadır. Siyonist lobilerin Türkiye basınındaki ve politikalarındaki temsilcileriyle İngiliz-Amerikan emperyalizminin günümüz muhipleri, İran’ın emperyalizm-siyonizme teslim olmamasının, molla gericiliğine karşın, bölge ve dünya halkları açısından savunulması gerektiğini söyleyenleri “vatansever olmamakla” suçlarken, “seküler İsrail”in füzelerine iliştirilmiş olmayı marifet saymaktadırlar. Devrimci Marksistler molla yönetimini-rejimini değil İran halkının emperyalist-siyonist yağmacıların boyunduruğu altına girmemesini savunuyor.
Tarih, aslında tüm halk düşmanlarının bu dünyadan silinmelerini gerektiren zamanları gösteriyor. Ne ki bunun için proletarya ve ezilenlerin tüm ülkelerde sermaye ve onun barbar kuvvetlerine karşı milyonlarla harekete geçmesi gerekiyor. Sorun -ve kurtuluş mücadelesini şu ya da bu gerekçeyle suçlayanların cesareti ve olanağı, bu devrimci gücün milyonlar ve milyonlar halinde ve kendi bayraklarıyla henüz meydanlara çıkmamış olmasıyla bağlıdır. Ne ki bu durum böyle kalmayacaktır!
