ŞİĺLİĞİN KÖKENLERİ
Hiç kuşkusuz Şiâ akımının oluşmasında Kerbela savaşının en büyük etken unsur olduğu malum. Öyle ki Kerbela sonrası çok büyük taraftar kitlesine ulaşılmış olunur da. Zaten Şiâ ismiyle müsemma; yardımcı, partizan, taraftar ve destekçi manasına gelen bir kavramdır. Dolayısıyla Şiâlığı kendine şiar edinenlerin en önemli ayırt edici yanları itikadi yönden imamet davası gütmeleridir. Nitekim Şiîler hem itikadi konularda aşırıya kaçan (ğulat) yönleriyle hem de “teşbih, recat, tenasüh ve hulul” gibi kavramlar üzerinden taraftar kitlesini etkileyerekten kendi içinde Zeydiyye, İsmailliyye ve İmamiyye vs. kollara ayrılarak bugünlere kadar gelmiş durumdalar da.
Ayrıca Müslümanların farklı fikri platformları ekseninde topluluklar oluşturmaları cihetiyle de “Şiâtu Ali, Şiâtu Ali, Şiâtu Osman, Şiâtu Muaviye” türünden kollara ayrıldığı da apayrı bilinen bir durumdur. Ancak bu türden kategorize edilen İslami oluşumlar genel kapsam cihetiyle değerlendirildiğinde pekte Müslümanlar nezdinde mezhebi fırkalar olarak adlandırılmazlar. Bu noktada sadece Şiâ akımı mensuplarının Peygamberimiz (s.a.v)’in vefatından sonra Hz. Ali ve Ehl-i beytini halife olarak kabullenilmesinin gerektiğini ön şart olarak ileri sürmeleri ve sonraki halifelerinde Ehl-i beyt soyundan gelmeleri gerektiğini şart koşan topluluklar olarak ortaya çıkmaları hasebiyle mezhebi fırka olarak adlandırılmışlardır. Hakeza kendilerine meşrutiyet kazandırmak adına kökenlerini Hz. Ali (k.v)’e ve Ehl-i beyte dayandırdıklarından dolayıdır ki, kendilerini “eş-Şiâ” mezhebi olarak tanımlamayı uygun görmüşlerdir. Bu arada Sünni ulemasının Şiîler hakkındaki tanımlamalarını nazari itibara aldığımızda ise Allah Resulünün ahirete irtihali sonrası Hz. Ali (k.v)’in diğer halifelerin önünde birinci halife olarak takdim edilip devamında da evlatlarının soyundan gelen imamlara tabii olunması gerektiğine inanan taraftar kitlesinin “Şiâ” gurubu olarak tanımlandığını görürüz. Her neyse Şiâ ekolü, ister Sünni ulemasınca isterse Şiî ulemasınca tanımlansın, sonuçta bu söz konusu mezhebi akımın etrafında halka oluşturaraktan kümelenen taraftar toplulukların:
-Hz. Ali (k.v)’i diğer halifelerin önünde birinci halife olarak konumlandırıp tarafgir yapıya bürünen bir fırka oldukları gerçeğini,
-Şiâ imamlarının Allah Resulünden sonra beşeriyetin fevkinde en efdal insan kabullenen fırka oldukları gerçeğini,
-Allah Resulünün ahirete irtihalinden sonra baştan beri imamlık ve halifeliğin Hz. Ali (k.v)’in ve Ehl-i Beytinin hakkı olduğuna inanan fırka oldukları gerçeğini,
-Hz. Ali (k.v)’in ahirete irtihalinden sonra ise imamların mutlaka onun neslinden gizli ya da açık hiç fark etmez nassla tayin edildiğine inanan fırka oldukları gerçeğini,
-Şiâ imamlarının Vehbi ilme sahip günahlardan masum olduğuna iman edenler tayfasından müteşekkil bir fırka oldukları gerçeğini değiştiremeyecektir. Hem kaldı ki Şiâ akımı, gerek Allah Resulü (s.a.v) döneminde gerekse Hz. Ali (k.v) döneminde ete kemiğe bürünmüş bir fırka olarak da ortaya çıkmışta değillerdi. Besbelli ki sonradan bir takım elim hadiselerin vuku bulmasıyla birlikte Şiî fırkası olarak ortaya çıkmışlardır. Örnek mi? İşte tarihi süreç içerisinde Tevvabun harekâtının Şiîliğin doğuşunu tetikleyen en önemli hadise olarak vuku bulması bunun en tipik örneğini teşkil eder. Ancak gel gör ki Şiâ ulemasının kahır ekseriyeti Ali taraftarlığının (teşeyyü’) şu nedenlere bağlayarak fikir serdetmişlerdir:
-Güya Peygamber kavlince ve O’nun (s.a.v) tavsiyesi doğrultusunda gelişim kaydettiği,
-Güya Peygamberimiz (s.a.v) daha hayatta iken başta Selman-ı Farisi olmak üzere Ebu Zer el-Gıfari, Mikdad b. El-Esved ve Ammar b. Yasir gibi daha nice sahabenin Hz. Ali (k.v)’e özel ihtimam gösterip üstünlük atfettiklerini,
-Güya yine aynı sahabe halkasının Allah Resulünün ahrete irtihali sonrasında Hz. Ali (k.v)’e üstünlük atfetmeleri yönünde aynı tutumlarını devam ettirip ona duydukları özel muhabbetten dolayı bu söz konusu sahabe halkasının Ali Şiâsı olarak anıldıklarıdır.
Oysaki Resûlullah (s.a.v.) hayatta iken kendisinden sonra Müslümanları kimin yöneteceği ve yeni yöneticinin nasıl belirleneceği hususunda herhangi bir hüküm vaaz etmemiştir. Dolayısıyla Allah Resulü (s.a.v) bu dünyadan dâru’l bekâya göç edince ister istemez Müslümanların yeni yöneticisinin kim olacağı meselesi gündeme gelmiştir. Bunun üzerine Ashab-ı kiram, Sakîfe’de Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a biat etmek üzere toplanıp kendisine "elini uzat" denildiğinde ilk biat eden Hz. Ömer (r.anh) olmuştur. Böylece tüm Ensar ve Muhacir birlikteliğinden oluşan ashabın istişaresi doğrultusunda Müslümanların ilk halifesi olarak seçilmiştir. İşte bu noktada Sünni ulema, Allah Resulünün yönetimle ilgili bir vasiyetinin olmadığı hususunda hemfikir oldukları halde, Şiâ uleması ise tam aksine halifeliğin Peygamberimiz (s.a.v)’den Hz. Ali (k.v)’e ve yakınlarına devr olunan miras hakkı olduğundan dem vurmuşlardır.
Evet, Şii uleması inadım inat halifeliğin Hz. Ali’nin hakkı olduğu iddia ede dursun, oysaki Peygamberimiz (s.a.v) mal mirası bırakmadığı gibi kendinden sonra da halife olacak şahsın ne ismini vasiyet etmişliği söz konusu ne de yönetim modelinin nasıl olacağı hakkında nassa dayalı vasiyet etmişliği. Zira Ashab-ı kiram da gerek Hz. Ali (k.v)’in Ebû Bekir (r.a)’a geç biat eylemesinde gerekse Şiilerce dile getirilen Peygamberimizin güya Gadîr-i Hum hadisesinde sahih nassa dayalı halifeliğin tayin edildiğine dair herhangi bir hüküm vaaz ettiği şeklinde bir anlam çıkarmamışlardır. Dolayısıyla halifeliğin ilk etapta Hz. Ali (k.v)’in hakkı olduğu iddiası herhangi bir nassa dayalı hüküm olmayıp tam aksine “Ali taraftarlığının” aşırı siyasi boyutlara dönüşmesinin neticesinde Şia ulemasının kendi at gözlüğü zaviyelerinden ortaya attıkları mesnetsiz bir hüküm olduğudur. Hem kaldı ki, Hz. Ali (k.v) Allah Resulünün ahirete göç etmesiyle birlikte devlet işlerinde liyakati ve adalet terazisinin işleyişini esas alan her iki halifenin de bizatihi yanında müşavirlik görevi ifa ederek destek olmuşlardır. Ta ki Ebû Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) sonrasında halifeliğe gelen Hz. Osman (r.a) döneminde devlet idaresine liyakati esas almak yerine yakınlarını tayin eylemesiyle birlikte onları kontrol edememe gibi idari zaaflığın baş göstermesinin halk nezdinde rahatsızlığa yol açması siyasi Şia’nın doğuşuna........
